Sayfalar

29 Ekim 2012 Pazartesi

İnsan Zekası ve Seçimleri


Zekayı yanlış anlayıp, geldikleri makama göre yorumlayanlara itafen!
Kişiler, bir şekilde geldikleri makamla değil
birikimleri, yetenekleri ve yaptıklarıyla değer kazanır.
     Bana göre insan zekasının düzeyi sadece ve sadece bulunduğu zaman içerisinde olumlu yönde etkileyerek hayatına katkı sağladığı insanların sayısı ve o insanların etkileşimine bağlı olarak yaptığı iyi şeylerin hesaplanması ile ölçülebilir.
     Dünyada yapılan en basit etkileşim bile çok büyük şeylere sebep olabiliyorken insan zekasını ölçme çabası genellemeden öteye geçemez.Ve insanlara fayda sağlayamayan, insanların hayatına olumlu yönde etki edemeyen hiç kimse zeki olduğunu idda edemez.
     Unutmayın insan geneline sağlayacağınız büyük faydalara kadar geçen sürede tek yapabileceğimiz küçük etkileşimler ve büyük etkileşimler için gerekli alt yapıyı hazırlamaktan ibaret. Yapılan şeylerin iyi ya da kötü sonuçlar doğurması bizim irademizin yanına bile yaklaşamayacağı sonsuz bir irade ile tartılarak, dünyada geçirdiğimiz zaman içerisinde yaptıklarımızın tüm sonuçları bizlere sunulacak. İnsanların nasıl baktığını yada bakacağını sakın umursama. Toplum geneline fayda sağlayabilecek büyük fikir sıçramalarınız size gerçirdiğiniz tüm hayatı anlamlı kılma şansı sunacak, sakın bu şansı kaçırmayın. 
     İnsan doğasının temelinde her zaman ölümsüz olmak yatar. Bir şekilde öldükten sonra dünyada adının kalması hayali ile birçok işe kalkışır. Hepsi uyumadan önce aynı şeyleri düşler. Bazen süpermen olur dünyayı kurtarır bazen şarkıcı olup popülerliğin sefasını sürer ama hepsi içten içe ölümsüz olmak ister. 
   Hayat çoğu zaman insana üç yol sunar bu yollardan ilki engebeli, kavisli, riskli ve bayırdır. Çıkmak çok zordur ve büyük cesaret ister. Diğer yol ilkine göre daha kolaydır biraz cesaret ile bitirilebilir. Üçüncü yol ise en kolayıdır, korkaklar hep bu yolu seçer. İlk bahsettiğim yolun sonu yaptığın iyi şeyler ile insanlığa hizmet ederek unutulmamana yani ölümsüz olmana çıkar. İkinci yol kötü işler yapmarak unutulmamanı sağlar. Yine ölümsüz olursun ama kimse seni iyi hatırlamaz. Son yol ise dünyadaki insanların neredeyse tamamının seçtiği yoldur. Hayatı; çalışmak, karnını doyurmak ve ölmek üzerine kuruludur onlara göre rüzgarın estiği yön kaderleridir. Hep mutlu olduklarını sanarlar ama hiçbirşey yapamadan yok olurlar.
     Şimdi bu bakış açısına göre kendimizi ve çevremizdekileri değerlendirelim. Kimler bizim hayatımızı iyi yönde değiştirecek neler yapmış ve neler yapmakta. Aynı şekilde kimler bizim hayatımızı  zorlaştırmak için neler yapmış ve neler yapmakta. 
     Bu bakış açısıyla yönetici kesimini iyi şeyler yapmaya teşvik etmenin yanı sıra, iyi şeyler yapmaya halk olarak zorlayabiliriz. Kendimiz için çok geç olmuş olabilir ama çocuklarımız ve onların çocukları için daha iyi bir dünya kurmak için bu günden başlayarak çalışmalıyız. Aksi taktirde en kolay yolu seçip hiçbirşey yapamada ölümü beklemiş oluruz.

Korku İmparatorluğu


Kısacık bir an’dan bile daha hızlı değişen bu dünyada insanları aynı kalmasını beklemek haksızlık olur.
Değişim bile değişmeye bu kadar açken insanların değişmek için süreki yeni bahaneler araması çok normal karşılanmalıdır.
Ama değişirken, değişimin sizden neleri alıp sizde neleri bırakacağına.
Nelerden vazgeçirip neler yaptıracağına çok dikkat etmeli insan. Yoksa aldığınız yanlış bir karar ile tüm bir ulusun geleceğini etkileyebilir, özgürlük vaadi ile hapis hayatı yaşayabilirsiniz.
Eğer sizi etkilemesine izin verirseniz, sizin yanlış karar vermenizi sağlayan ve körü körüne peşinden gittiğiniz o fikir önce beyninize görünmeyen kelepçeler takar. Beyninizdeki mantık dolu fikirleri baltalayan bütün o çevre ve otoritenin üzerimizde bıraktığı korku imparatorluğu yavaş yavaş dişlerini boğazınıza geçirmeye başlar ve çırpınmanızı izler. Sizin için ise artık çok geçtir. Kadim dünyada kalmış son iyi niyetli fikirleriniz de, kanınız gibi hızla bedeninizi terk eder ve sizi kandırarak üstünüzde hak elde eden kan emici otoritenin cebine girer.
Şimdi yıllardır bir şekilde iradelerinizden kaçıp zaman’ın arkasında saklanarak geleceğinize kadar girebilmiş, hayatınızı bir hiç uğruna peşinden sürüklemiş o fikri hayal edin.
 Bu fikir sizinle dalga geçercesine sahip olduğunuz ya da sahip olduğunuzu sandığınız tüm bilgi birikiminizi hiçe sayıp korkularınızı size karşı kullanarak sizden bir parçaymış gibi görünmeyi başardı.
Korkularınız tarafından verdiğiniz taviz sonrası kişiliğiniz de yavaşça değişmeye başlamış ve zamanla kanser misali hızla tüm benliğinizi sarmıştır.
 Artık sizin olduğunu sandığınız hiçbirşey size ait değildir.
 Aldığınız kararları siz almıyor, yaptığınız şeyleri siz yapmıyorsunuzdur.
 Hepsi tamamen başka, tamamen sizin olmayan bir iradenin yani otoritenin kontrolündedir.
 Sahip olduğunuzu sandığınız benliğiniz artık otoriteye boyun eğmiştir.
 Zaman tarafından açığa çıkarılan bu ölümcül hastalık, kontrolü ele aldıktan sonra sizi insanlığınızdan çıkarır.
 Sadece körü körüne inanmaktan vazgeçip zihninizdeki tüm kelepçeleri söküp atarak özgürlüğünüze yani hür iradenize yeniden sahip olabilirsiniz.
Aksi halde sadece makinesinizdir. Bedeninizin içinde esir kalan ruhunuz ancak bedeniniz işlevini yitirdiğinde yani size hayat veren o son nefes verildiğinde özgür kalacak. Ve nihayet bu lanetten kurtulacaktır. 
Haz ve güç ile ete kemiğe bürünmüş otoriteye boyun eğen insanın bu laneti bedeniniz çürürken bile yaşamaya devam edecek. Sen ve senin gibiler yüzünden birçok masum insanı daha yok ederek yayılmaya devam edecektir.
Şimdi ne olur dur ve düşün! Kendin ve çocukların için düşlediğin gelecek gerçekten bu mu?

Gücün Gölgesindeki Savaşların Dünyamıza Etkisi


Görsel
Dünyamızın başına gelmiş en büyük sorunlardan biri, kuşkusuz insanların içindeki bitmek tükenmek bilmeyen güç ve şehvet arzusudur. Bu arzular bastırılması mümkün olmayan açlık hissi gibidir. Sahibini bitirene dek asla doymaz ve her zaman daha fazlasını ister. Güç ve şehvet arzusu şeytanın en güçlü silahlarından biridir. 
   Çevremize her baktığımızda daha güzelini, daha zenginini, daha iyisini gördüğümüz her anda bize fısıldar ve bizi yanına çağırır.
Çoğu zaman yanlış olduğunu biliriz ama asla olayları olduğu gibi görmek istemeyiz. Biz her şeyi kendimize göre algılarız, kendimize göre şekillendiririz. Şeytan bu zaafı nasıl kullanacağını bilir ve ilk bulduğu fırsatta bu zaafımızdan yararlanır. Bize her zaman daha fazlasını vereceğini söyleyerek, bizi kendisine bağımlı eder. Ve artık hükmeden değil hükmedilenizdir.
   Günümüzde halen süre gelen ya da geçmişte olup, adından hala söz ettiren kişi ya da örgütlerin kandırarak veya korkutarak kurdukları imparatorluklarının neredeyse hepsinin temelinde bu güç ve şehvet düşkünlüğü vardır.
   Onların düşkünlükleri için savaşlar çıkarılabilir, canlılar ölebilir, dünya zarar görebilir. Ama onlar için bunlar asla önemli değildir. Zira bunlar yalnızca amaçları için kullanılması gereken araçtır.
Şimdi durup kendimize soralım: ‘Geçen bütün o yıllar ders alınması gereken örneklerle dolu iken inadına güce yenilmek neden? Bütün o kayıplara rağmen hala hırs için insanlarla, dünyayla hatta kendinle verdiğin bu savaş ne için?’
   İnsan iradesi güçsüz, zayıf, bağımlılığa el verişli ama aynı zamanda o kadar gelişmiş ve zekidir ki kendi kendini doğru olmadığını bildiği bir şeye kolaylıkla inandırabilir.
Ve hiç vazgeçmeden kendi yalanının arkasından sonuna kadar gidebilir.
Şimdi anlamaya çalışalım, hem bu kadar zeki hem de bu kadar güçsüz olan bu ırk dünyada yaşamayı ne kadar hak ediyor?
   Savaş, aydınlık umut dolu bir günün acılarla kirlenip korku ile yıkanmasına benzer. Tek farkı savaş bittiğinde o aydınlık umut dolu günün yerinde üzerinde pişmanlık bulutlarının toplandığı karanlık bir gece vardır.
   Savaş insanların sorunlarını çözmesinin en kolay yoludur fakat en doğru yolu değildir. 
İnsanlar bunun bilincine varamadığı sürece dünya ve üzerinde yaşayan tüm canlılar insanların güç ve şehvet düşkünlüğü yüzünden acı çekmeye ve yok edilmeye mahkûm olacaklardır.

Para İçin Gözü Dönenlere Diyojen (Diogenes)


Dünyada 800 milyon kişi açlık sınırının altında yaşarken yine aynı dünyada ihtiyacı olmadığı halde lüks arabalar, büyük evler ve bunun gibi daha yüzlerce gösteriş amaçlı harcamalar yapılmaktadır.
alt
Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü’nün (FAO) sunduğu rapora göre, dünyada 800 milyon insan aç yaşıyor ve her 5 yaşından küçük yaklaşık 6 milyon çocuk, açlık yüzünden hayatını kaybediyor. Özellikle kara Afrika’da durum giderek kötüleşiyor. Bu bölgelerde, son 30 yıl içerisinde, sadece savaşın etkisiyle tarım ürünlerinde 52 milyar dolarlık zarar meydana geldi. Bu miktar, dış yardımların yüzde 75′ine denk geliyor.
Dünyada 800 milyon kişi açlık sınırının altında yaşarken yine aynı dünyada ihtiyacı olmadığı halde lüks arabalar, büyük evler ve bunun gibi daha nice gösteriş amaçlı harcamalar yapılmaktadır. Bunca zaman bu adaletsizliği görmezden gelenlere yada umursamayanlara tokat gibi yanıt Sinoplu Diyojen.
M.Ö. 411, 412 veya 413 yılında, Sinop’ta dünyaya geldiği bilinen tarihte Sinoplu Diogenes(Diyojen) diye ün yapan Kinik filozof.
Asıl mesleği kuyumculuk olan ve parayı çok sevdiği için kalp para basan bir kalpazanın oğludur. Babası kalp para bastığı için Sinop’tan sürülmüş, baba oğul Atina’ya gelip yerleşmişlerdir.
Diogenes, Atina’da umduğunu bulamamıştır. Babası ile birlikte çok sıkıntı çekmiş, sefalet içinde yaşamıştır. Antishene’i tanımadan önceki hayatı sefalettir, açlık, rezillik ve korkunç sıkıntılarla ilgili günlerin anıları içindedir; dostsuz, arkadaşsız ve himayesiz kalan bu kişi farelere imrenecek kadar yokluklar içinde kalmış, bir gün yiyecek bulmak için koşturan bir fareyi görünce: ” Hele bak bu hayvan Atinalıların mutfağına girmeyi biliyor da ben onların sofralarına oturamamak talihsizliğindeyim” diye bağırmıştır. Ve o andan itibaren hayvanların yaşamını doğaya daha uygun bularak onların yaşamına özenmiştir. Bu arada Antisthene’in doğaya uygun yaşama çağrısını işitmiş ve ona koşmuştur. Bu inatçı adamın inadı ve ısrarına dayanamayan Antisthene yeminini bozmuş ve yeniden öğretmenliğe başlayarak Diogenes’i yetiştirmiştir.
Diyojen bir sürgündü, kötü bir suçla suçlanmış bir adamın oğlu idi, her yerde ve herkes tarafından itilmiş, terzil edilmiş, hakaret ve istihkarla karsılaşmış; sefaletin her çeşidini tatmıştır. Onda güçlü bir irade, kararlılık ve cesaret vardı. Üstelik çok iyi konuşuyordu, üstün ve pırıl pırıl bir zekaya sahipti. Bütün bunlar Antishene’in bu öğrencisine kendi felsefe ve öğretisini telkin, onu eğitmek için yeterlidir.
Bir dilenci yapabilirdi bunu. Zincirlerinden soyunup yeni bir libas giyen tuhaf bir dilenci… Yeni libas çuldu, değnekti ve torba. Yeni azık incir, zeytin, kara ekmek ve lahanaydı. Yeni kapı filozof Anthistenes’in kapısıydı. Yeni idolü köpeklerdi. Yeni yaşam biçiminin temel ilkesi “yeterlilik”ti. Kişi mutluluk için gerekli her şeyi kendi içinde taşıyabilmeli, kimseden bir şey istememeliydi. Zaman zaman heykellere dilenir gibi el açıyor, nedeni sorulduğunda “Retlere alışmak için böyle yapıyorum!” diyordu. İkinci olarak “utanmazlık” zırhını giyerek zararsız gördüğü kimi eylemlerin üzerinden toplumsal baskıyı kaldırabilmeliydi. Doğrusu bu noktada ölçüyü kaçırmış,
Eflatun’un “Hezeyan halindeki Sokrates!” tanımlamasına muhatap olmuştu. Üçüncü ilkesi “sözünü sakınmazlık”tı bu Kynik filozofun. Yozluğu ve kibri bu silahla yenerek insanları yenilenmeye çağırabileceğini düşünüyordu. Ahlaksız bir adamın ev kapısının üzerindeki “Fenalık adına hiçbir şey bu kapıdan girmesin!” kitabesini okuyunca, “O halde ev sahibi nereden girsin!” demiş, bir gün girdiği hamamın suyunun pis olduğunu görüp, “Burada yıkandıktan sonra nereye gidip temizlenmeli!” diye feryat etmiştir. Diyojen’in dördüncü ve son ilkesine göre ise ahlaki olgunlaşma ancak metotlu bir eğitimle gerçekleşebilirdi. Bu yüzden o, hayatın bütün görüntülerini bir açık hava dershanesinin araç ve gereçleri haline getirmenin yolunu arıyor, yeterince olgunlaşıp beceri kazanamayanları hicvetmek için, oklarını hedefe isabet ettiremeyen bir adamı görüp hedef tahtasının önüne oturuyor ve şöyle diyordu: “Hiç olmazsa şimdi başıma bir kaza gelmez!”
Bir fıçıya su da konabilir şarap da. Zeytinyağı da konabilir, sirke de. Peki bir insan fıçıyı ev edinebilir mi? Evet Diyojen, darphanede büyüyen çocuk bir fıçıyı ev edindi kendine. Yalnız ev mi, bir kürsü aynı zamanda! Atina sokaklarında yuvarlıyor evini ve sonra üzerine çıkıp sesleniyor zenginlere, keskin sirkeden daha keskin sözleriyle. Yargıçları kararları üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Erkekleri kadınsı hallerden kurtulup erkek, rahipleri riyadan kurtulup samimi olmaya çağırıyor. Halkı batıl inançlardan, askerleri zulümden soğutmaya çalışıyor. Sözünü kimseden sakınmıyor. Bir dilenciye kim ne yapabilir! Kim elinde fenerle güpegündüz Atina sokaklarında dolaşan bu meczuba hesap sorabilir! Kimse! Sadece sorabilirler: “Neden gündüzleyin fener!” Duymak için adam olmadıklarını. “BİR ADAM ARIYORUM!” sözüyle.
Diyojen yalın hayatıyla kısıtlı koşullarda bile mutlu ve bağımsız olunabileceğini göstermek istiyordu insanlara. Yoksa bir fıçıda yaşamayı teklif ediyor değildi başkalarına. “Hayatımda ne fazla ve ne eksik?” sorusunu sordurtmaktı maksadı. Sırf bu yüzden avucuyla su içen bir çocuk görüp maşrapasını kırdı! Ve yükseltti sesini binlerce yıl öteden duyulsun diye: “Bu çocuk bana hâlâ fazla eşya taşıdığımı öğretti!” Bu öyle bir tabloydu ki ünlü ressam Poussin “Diyojen Kâsesini Atarken!” adını verip bu yoksulluğu zengin bir peyzajla insanlığa duyurdu.
GÜNEŞİMİN ÖNÜNDEN ÇEKİL! Bu azarı bir imparator duydu. Büyük İskender deniyordu ona. Diyojen’in şöhretini duymuş, şanını bu şöhretin yanına taşıyarak halka hoş görünmeyi ummuştu. Bir yanda Makedonya kralının parlak alayı, öbür yanda paçavralar içinde güneşlenen Diyojen… Biri yücelterek, diğeri aşağılayarak dünyayı kendine dar gören iki adam! İmparator ihsanda bulunmak istiyor: “Ne dilersen, yapayım!” Diyojen üzerine düşen gölgenin İmparator’a değil dünyaya ait olduğunu hissediyor ve elinin tersiyle itiyor bu gölgeyi: “Gölge etme başka ihsan istemem!”

Şeker Hocanın İstifası İbret Olmadı mı?


Günümüzde özellikle gençler tarafından sürdürülen kundaklamalar ve polislere karşı yapılan taşlı saldırılar akıllara Şeker Hocanın ibretlik istifası unutuldu mu? sorusunu getirdi.
Hatırlayacağınız gibi Malatya’da Şeker camii’nin ‘Şeker Hoca’ lakaplı sempatik İmamı Celal Tilgen, şehit haberlerine dayanamayıp istifa ettiğini açıklamıştı.
İmam, ’37 yıllık hocalık yapmışız birşey öğretememişiz’ diyerek yaşanan bu tür olaylarda başta eğitmenler ve imamlar olmak üzere tüm halkın sorumluluk sahibi olduğunu ibrettlik istifası ile herkese kanıtlamıştı.
Şeker Hoca, sözleri ve tepkisi ile karanlığın içinde bir umut ışığı yakarak herkesi sorumlu davranmaya teşvik etmişti. Ama gel gelelim günümüzde olayların gün geçtikçe azalması gerekirken artarak devam etmesi toplumun Şeker Hocanın ibret alınacak istafasından nasibini almadığını gösteriyor.
Yıllardır süre gelen tartışmalar, tüm dünyada devam etmekte olan çatışmaların eğitimsizlik yani cahillik ile doğrudan bağlantılı olduğunu belirtiyor. Şimdiye kadar hep cahilliği suçladık, merak ediyorum eğitim ile bir şekilde cahilliğin önüne geçildiğinde suçlayacak nasıl bir bahane bulacağız?
Herkesin kendi hatalarını görmezden gelip, sürekli suçu dışarıda aradığı bu dünya düzeninde iyi şeyler yapabilmemiz için önce kendi hatalarımızı veya sebep olduğumuz yanlışlıkları kabul etmemiz ve sorumluluğunu korkmadan üzerimize almamız gerekmektedir.
Hepimizin bildiği gibi yetkililer tarafından sürekli olarak yapılan kınamalar yada vaatler, birşeyleri çözmek için hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Yaptığımız bir diğer yanlış ise sabırsız olmamız, bazı sorunları çözmek zaman alır ama biz biran önce çözüp sorundan kurtulmak istiyoruz.
Oysaki alanında uzman bir ekip kurulup sorunlara toplumsal bakarak bölgesel iyileştirme yolları aranmalı.
Özellikle gençleri şiddete yönelten sebeplerin bulunarak, eğitim başta olmak üzere bilinçlendirme programları ile doğru sayılan tutumların genç kesimlere benimsetilerek eğitim desteklenmeli ve sorunlar mantık yolu ile çözülmeye çalışılmalıdır.
Aksi halde; Sürekli şikayet ederek, geçiştirerek yada suçu dışarıda arayarak sorunları çözmek yerine sorunlardan kaçmış oluruz.

Alperen Şeker


'''Alperen Şeker''', (d.1991, Gümüşhane), Türk gazeteci yazardır.

Alperen Şeker, Kocaeli Anadolu Teknik lisesinin ardından Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünde 2 yıl okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümüne geçiş yapmıştır. Mesleğe 2008 yılında "gündem29" adlı yerel haber sitesinde köşe yazarlığı yaparak başlayan, ilerleyen yıllarda kültür sanat dergileri ve yerel haber sitelerinde yazarlık yapmaya devam eden Şeker, ayrıca Gazete Manas'ta da 1 yıl editörlük yapmıştır. 2011 yılında "Yöremizin Sesi" adlı İstanbul'un yerel gazetesinde 1 yıl kadar köşe yazarlığı yaptıktan sonra gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlendi. 2012 yılında ise Yöremizin Sesi gazetesi ile birlikte Gümüşhane Gündem gazetesinde de Genel Yayın Yönetmenliği yapmaya başlayan Şeker, halen her iki gazetede çalışmaktadır. Kırgızca, Rusça ve İngilizce bilen Şeker'in, 2007 yılından beri üzerinde çalıştığı fantastik-bilim kurgu romanı bulunmaktadır.
Alperen Şeker, Kasım 2012 tarihli köşe yazısında, siyasetin var oluş amacından saptığından bahsetmiş ve, "siyaset, insanları bölüp karmaşaya sürüklüyorsa var oluş amacından çoktan sapmıştır" diyerek siyasetin yeni ihtiyaçlara göre evrimleşip bir tür toplumu sömürme mekanizmasına dönüştüğünü öne sürmüş ve bir çok görüş tarafından yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Halen sürdürdüğü işlerin yanı sıra çıkarım yapılmaya müsait olan kitapları ve filmleri kendine özgü yöntemleriyle incelemektedir. Yönetmenlerin ya da yazarların geçmiş hayatı ve eserleri arasında köprü kurarak, okurların bu yapıtlara farklı bir açıdan yaklaşmasına imkan sağlamaktadır.