Sayfalar

25 Haziran 2013 Salı

Fuzuli - RİND ve ZAHİD (Akıl ile Kalbin Söyleşisi)

Fuzuli'nin eğitimi hakkında kesin bir bilgiye sahip olunmamakla birlikte, eserleri ile aldığı eğitimin çok iyi olduğu bilinmektedir. Eseri "Rind ve Zahid" bir baba ile (Zahid) oğul'un (Rind) söyleşisi aracılığıyla bir çok zıt kavramın yeterlilikleri ve yetersizlikleri, doğruları ve yanlışları üzerinde durulmuştur. Fuzuli aynı tema içinde Dünya ile Ahiret - Batıl ile Hak - Zinakar ile Riyakar - Meyhane ile Mescit - İsyan ile Kibir - Yokluk ile Varlık - Vicdan ile Mantık - Madde ile Mana ve daha benim çözemediğim bir çok konu üzerinde durmuştur. Anlaşılması oldukça ağır bir kitap olan Rind ve Zahid ancak yeterli bilgi birikimi ve objektif bakış açısı ile bir kaç kere okunması sonrası bir miktar da olsa bilgi alınmasına müsade etmektedir. Kitap içine girdiği bir çok kavramı o kadar derinlemesine ve akıl dolu işliyor ki, ne demek istediğini anlayabilmek için ciddi anlamda kafa patlatmak gerekiyor. Her metininde her satırında aynı anda bir kaç anlam ve mesaj verebilen bu kitap anlaşılmak amacı ile yazılmamıştır. Zira okuyan herkesin kendine göre haklı  bir yan görebilmesi ve buna rağmen kitabın sonunda zıt kavramları dahi aynı sona çıkarabilmesi bir tesadüf değildir. Ancak büyük bir dehanın uygulayabileceği bu yazım tekniği, kitabı okuyan herkesin faydalanması ve beğenilmesi ile sonuçlanmaktadır. Akıl dolu yönlendirmeleri ve telkinleri ile hemen hemen her kesime bir ders verebilen bu eser bir labirenti andırmaktadır. Öyle bir labirent hayal edin ki içinde herkesin kaybolduğu ve çıkış yolunu kendince haklı sebepleri ile aradığı bir iç dünyası olsun. Kişilerin vicdanları ve mantıkları arasında girdikleri savaştan her zaman malup ayrılmasının sebebinin ve tek çıkış yolunun gösterildiği bu labirentte herkes için bir yol vardır.

Biri diğerini tamamlamadan labirentten (kendi iç savaşından) çıkamadığı bu kitapta, mutlak yol belli bir süreçlerden geçerek taraflara gösterilmiş ve hepsinin algılayacağı biçimde sunulmuştur. Söz sanatları ile okuyanları adeta kendinden geçiren yazar, bir yandan okurlarını memnun ediyor bir yandan da mesajını vermeye devam ediyor. Kendini anlama ve mutlak hakikate ulaşma uğruna insanın çıktığı dünya yolculuğu ve bu yolculukta karşılaştıklarını konu alan Rind ve Zahid, insan vicdanı ve mantığının hem iç hem dış düşmanlarını ve bu düşmanlar ile verilen amansız mücadeleyi anlatıyor. İki tarafında çok zeki olması bu mücadelenin amansızlığını gözler önüne sererken, karmaşa içerisinden sıyrılıp o tek doğru yolda birleşmesini olabilecek en tatlı dil ile fakat en acı yol ile okurlarına göstermektedir. Yazar hakkında söylenen her sözün yetersiz kalacağı aşikar, zaten yazarın eserlerini okuyanlar bir nebze de olsa demek istediğimi anlayacaktır. İnsanın görmezden geldiklerini, ertelediklerini kendinden dahi saklamaya çalıştıklarını yüzüne vuran bu eser bütün yolunu kaybetmişlerin, doğru yolda olduğunu sanıp aldananların hatasını fark etmesi için bir şifadır. Dileğim, içinde karmaşa ve savaş olduğunu bilen ya da farkında olmayan herkesin bu eseri anlayana kadar tekrar tekrar okuyup çok geç olmadan kendisi için maksimum faydayı sağlamasıdır.

Kitapta geçen şiirlerden bir parça,
 "-Senin varlığın benim ruhumun mumunu parlatıyor. Ama bu yük, aynı zamanda benim can ipliğimi yakıyor."

21 Haziran 2013 Cuma

Wladimir Bartol - Alamut

Wladimir Bartol, çok başarılı bir hikaye ve öykü yazarıdır. Ele aldığı "Fedailerin Kalesi Alamut" konusu üzerine uzun süren araştırmalar yapıp bu süreçte diğer tarihi romanlara oranla, farklı bir yazım tekniğiyle eseri kaleme almıştır. Alamut, yayınlandığı dönemlerde siyasi açıdan ses getirdiği ve daha da getirebileceği endişesi taşıdığı için bir süre eserin yayınlanmasına mani olunmuştur. Biyoloji eğitimi alan yazar, var oluşu ve tanrıyı sorgulamaya başlamış, sonrasında bu görüşleri destekleyen yazarlar ile inanış biçimini Alamut'a yansıttığı hale dönüştürmüştür. Ayrıca Bartol, diğer özelliklerinin yanı sıra, titizliği ve araştırmacı yönü ile beni şaşırtmayı başarmıştır. Doğu kültürü hakkında bu kadar kaliteli tasvir yapabilmesi bunun en net göstergesidir. Genel olarak Bartol, Biyoloji eğitimi sonrası oluşan kafa karışıklığını Nietzsche gibi yazarlarla gidererek, Nietzsche'nin Hristiyanlığa karşı başlattığı savaşı eseri Alamut ile devam ettirmeye çalışmıştır. Etkilerini göz önünde bulundurursak oldukça başarılı olduğunu da kabul edebiliriz.

Esere geçecek olursak "Tarihi Roman" niteliği taşıyan bu kitap, her ne kadar tarihsel gerçekler üzerine kurgulanmış olsa da içinde bir çok tutarsız ve doğru olmayan bilginin olduğu akıllardan çıkmamalı. Bu nedenle yazarın kendiliğinden kurguladığı ya da değiştirdiği kısımları mazur görüp tarihi yönünden çok roman yönünü baz alarak okumak daha fazla keyif alabilmeniz için büyük bir gerekliliktir. Kitabın girişi çoğu romanda olduğunun aksine okuyucuyu etkileyip esere dahil etme çabası gütmemektedir. Aksine insanda, parça parça yapılan bir yapının tabandan başlayarak inşa edilmesi hissi uyandırıyor.Girişin hemen sonrasında ilginçleşen ve hikayeye bağlanan olaylar zinciri, dört bir koldan ama aynı dinginlikte yoluna devam ediyor. Kitap, Müslümanların fetihleri sonrası bölgedeki farklı inançlara sahip insanların kendilerini güvende hissetmek ve dışlanmamak için Şii gibi gözükmesi ve bu topluluğun İsmaili tarikatı adı altında Müslümanlık ile mücadelesinin çevresinde şekillenmektedir. Henüz kitabın girişinde, köle bir kızın alışılmışın dışında bir yolculuk ile kaleye getirilmesi ve bu sırada başlayan psikolojik tahliller yazarın geçmişinde okuduğu ve etkilendiği Freud'un izlerini taşımaktadır. Devamında da dinlerle ilgili görüşlerini, tutumlarını değiştiren ve/veya yeni bir bakış açısı kazandıran Nietzsche'nin etkilerine rastlamak mümkün. Yazar, ağır geçen talimlerin ve zor derslerin aralarına serpiştirdiği namaz vakitleri ile fedailerin çektiği zorlukların bir bölümünü namaza yükleyip okuyanlarda namazın zor ve gereksiz olduğu izlenimini uyandırmaya çalışıyor. Bu sırada öğrenciler ve cariyeler arasında Sabbah'ın öğretileri ve dini üzerine sürekli tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalarda Alamut'a sonradan gelen Halime ve Tahir örneğinde olduğu gibi çoğunluğa uyma davranışı sergilendiğini görüyoruz. Bu uyma davranışını itaatsizliğe karşı ağır bir şekilde cezalandırmanın takip etmesi ile bireylerin zihnine itaat etmek zorundayım fikri aşılanıyor.


Kitabın ortalarına doğru açığa çıkan ve tarihi romanın köklerini oluşturan ana karakterler ile yazar, sürekli olarak bu karakterlerin birbirine olan bakış açılarını dillendirerek olaya tarafsız yaklaştığı imajını vermektedir. Fakat Bartol, karakterlerin kişiliklerine kendinden bir çok şey katmış ve göstermeden de olsa kendi yöntemiyle yargılamıştır. Kitabın köklerini oluşturduğu bu üç karakter; Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam'dır. Yazar bu üç karakteri bir araya getirip konuları bu üç karakterin üzerinden aktarması belki de verdiği en dahiyane karardı. Bu yaklaşımı sayesinde yazar, Hasan Sabbah veya Alamut üzerine yazılı 100'e yakın kitap arasından sıyrılmayı ve ünlü olmayı başarıyor. Romanda aynı yerde eğitim gören bu üç zeki insan, eğitim gördükleri zamanlar ileride makam mevki ve güç sahibi olanın diğerlerine yardımcı ollması adına sözler veriyor. Sabbah o dönemlerde "Hiç bir şey gerçek değil, her şeye izin vardır" öğretisini benimsemiş olan İsmaili tarikatinden etkileniyor ve arkadaşları ile bu tarikat aracılığıyla Türklerin elinde olan İran'ı ve Halifeliğini almanın planlarını yapıyordu. Sonraki süreçte birbirinden ayrılacak olan bu üçlüden Sabbah, koyduğu hedefleri uğruna çok uğraşacak fakat elle tutulur bir başarıya ulaşamayıp dünyanın bir çok yerini gezip ilim öğrenerek geri dönmüştü. Nizam-ül Mülk, Selçuklu sultanının baş veziri olacak kadar yükselmiş çok büyük işler başarmıştı. Ömer Hayyam ise ünlü bir Astronom ve Matematikçi olmuştu. Bütün çabalarının boşa gittiğini anlayan Sabbah, Hayyamı ziyaret edecek ve Hayyam'ın söyledikleri ile hayatını ciddi anlamda değiştirecektir. Hayyam ile insanlar ve inançlar üzerine konuşan Sabbah, "Bir gurubun bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onu harekete geçiren fanatiklik de o kadar büyüktür." sonucuna varıyor ve günümüze kadar etkisi sürecek planlarını yapmaya başlıyor. Son olarak Hayyam, Sabbah'a daha önce verdikleri sözü hatırlatarak kendisine Nizam-ül Mülk'e bu sözü hatırlatmasını öğütlemişti. Nizam-ül Mülk'ün yanına giden ve hoş karşılanan Sabbah, kısa sürede iyi mevkilere getirilerek nüfusunu genişletmeyi başarıyor. Bir süre sonra bundan rahatsız olmaya başlayan Nizam-ül Mülk, Sabbah'ın rezil olup kovulması için belgelerde oynama yaparak eski arkadaşının başına 10 bin altın ödül koyar.


Kaçmak zorunda kalan ve kafasındaki planları kin ve nefret ile yoğuran Sabbah, kısa süre sonra Alamut'u alır. Yazarın, bu kalede Sabbah'ın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla gösterdiğine şahit oluyoruz. Çok zeki olan Sabbah'ın narsistik eğilimli, empati yoksunu ve delilik boyutunda ahlaki bozukluğa sahip biri olduğunu fark etmemiz uzun sürmüyor. Hayyam'ı ise daha çok inançlar ile dalga geçen hedonist bir dahi olarak sunduğunu görüyoruz. Bunların yanı sıra Nizam-ül Mülk, inançları olan içlerinde en büyük başarıya ulaşabilmiş ve içlerinde iyi niyetli olarak öne çıkan bir karakter olarak görülmektedir. Bu üç karakter aynı zamanda üç metaforu temsil etmektedir. Sabbah tarafından suikast ile öldürülen Nizam-ül Mülk, inananların ve iyi niyetli olanların sonunda kaybettiğinin. Sabbah ise inanmamasının ve kurnazlığının yanı sıra gerektiğinde her türlü kötülüğü yapabilir olması ve bu sayede onun hayatta kalması ve gücüne güç katması okuyucuları düşündürmektedir. Bununla da  yetinmeyen yazar, Hayyam ile son noktayı koyuyor. Sürekli Sabbah tarafından özenilen Hayyam, kitaba göre içlerinde en rahat en huzurlu yaşayan kişiydi ve yazara göre herkes onun gibi olmalıydı. Nietzschhe öğretileri, yazarı bu şekilde düşünmeye ve düşündürmeye itmişti. Kitap başından sonuna kadar hayatı, inançları ölüm ve sonrasını sorgularken Sabbah tarafından sahte cennet ve cehennem ile kandırılıyorsunuz mesajı ile zihinlere girmeye çalışıyor. Öyle ki kitabın sonunda çoğu okurun bilinç altında amansız bir sorgulama ve öğrenme açlığı beliriyor. Bu da yazarın zekasını ve amacına ulaşmasındaki kararlılığının açık birer delilidir.


Yazarın yanı sıra Sabbah, kurduğu bu dahiyane sistem ile kendi sosyal deneyini gerçekleştiriyor ve bu deneyde başarılı olarak bütün dünyaya, kitlelerin ne kadar kolay kandırılabildiğini ve doğru şekilde ikna edilen insanların belirli şartlar altında ölüme gülerek gönderilebileceğini gösteriyor. Günümüzdeki intihar bombacıları, Japon Kamikazeleri ve hatta Hitler Almanya'sında karşımıza çıkan liderin tanrısallaştırılması ve sonsuz aidiyet tamamen aynı öğretinin sonuçlarıdır. Sabbah, bunun yapılabileceği ve nasıl yapıldığını tüm dünyaya göstermiştir. Japonlar halkın hassas noktası olan gururu ön plana alırken, diğer ülkeler inançları kullanarak bu toplumu Sabbah'ın deyimiyle bilinç seviyesi düşük insanların kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasına imkan sağladığını gözler önününe seriyor.


15 Haziran 2013 Cumartesi

Solaris (film) / Andrey Arsenyeviç Tarkovski

Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden biri olan Andrey Arsenyeviç Tarkovski, Stanislaw Lem'in aynı isimli romanını (Solaris) beyaz perdeye uyarlanmıştır.

Filmdeki çıkarımlarımdan söz etmeden önce izlemeyenler için filme biraz değinelim. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğa üstü olayları, insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine yazılmış bir gerilim-bilim kurgu filmidir. Solaris gezegeninde Kelvin 30 yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Ve bu adamın Solaris'te tek bir amacı var üzerine bilim kurgu giydirilmiş ruhsal bir hikayede sorular sormak, sorulara cevap aramak ve tabi izleyenlere önemli bir mesaj aktarmaktır.

Tarkovski işini riske atmak istemiyormuşcasına henüz filmin girişinde izleyicinin, kafasında türlü sorular oluşturarak dikkatini ve ilgisi filme çekmeyi başarıyor. Film daha yeni başlamıştır ama zihnimiz sürekli aktiftir. Akıllarda Solaris ne, burada neler dönüyor gibi sorular oluşmaya başlıyor ki Tarkovski çok geçmeden tarzı hakkında ipuçları ve mesajlar vermeye başlıyor. Ama hala filmi izlemek için yeterli ruh haline sahip değilsinizdir. "-Ne kadar da yaşlanmışız daha yeni fark ediyorum" denilerek bilinç altınıza, zamanın acımasılığının oluşturduğu hüzün yerleştiriliyor. Artık filmi izlemeye hazırsınızdır, sorular yüzünden karma karışık ama canlı bir zihin, hüzünlü ama ciddi bir ruh hali... Şimdi film sizi kucaklayarak bir yandan aklınızdaki soruları yanıtlıyor bir yandan cevaplanan sorulardan oluşan boşluklara yeni bulmacalar koyuyor. Keşfetmenin verdiği haz ve merakın uyandırdığı his sonunda hedefine ulaşıyor. Filmin başında bahsi geçen ve daha sonrasında biraz gözümüzde canlandırılan Solaris, yeni gizemlerle birlikte izleyicilere sunulacaktır. Filmin çekildiği yıl göz önünde bulundurulunca oyunculara yapılan makyaj, yaşlandırma tekniği ve görsel şölen filmin ne kadar özenilerek çekildiğinin açık birer delilidir. Neyse filme dönecek olursak, Burton yolculuğa çıkacak olan Kris Kelvin'e Solariste gördüğü çocuğun Fechner'ın (Burton ile birlikte Solarise giden ve orada ölen kişi) oğlu olduğunu söylemesi izleyicileri yoğun bir düşünce harbine sokuyor. Rahatça düşünmemiz için araba yolculuğu ile fırsat veren yönetmen hiç bir şeyi şansa bırakmak istemiyor. Sen, Burton'ın yolculuğu boyunca bir yandan Solaris'te olabilecekleri tahmin ediyorsun bir yandan da merakına yenik düşüp biran önce açıklanmasını bekliyorsun.

Ve nihayet film, başından beri vaad ettiği ödülü yani cevapları bize vermeye hazırdır. Psikolog Kelvin, Solaris'teki uzay istasyonuna iner inmez garip olaylar baş gösterir. Burada insanlar gerçek olmayan şeyler görmekte ve yaşamaktadır. Bütün ekipten arta kalan 3 kişiden biri bu duruma daha fazla dayanamayarak intihar etmiş ve arkadaşı Kelvin'e video mesajı bırakmıştır. Çok geçmeden izleyicileri içine sürükleyen gariplikler dizisi siz nefesinizi tutmuş beklerken çoktan ruhunuzu sarmayı başarmış ve bizi de hikayeye dahil etmiştir. Finalin yaklaştığını bilmek heyecanı bir kat fazla attırıyor ve merakımızın yerini mükemmel finalin vermekte olduğu ve vereceği haza bırakıyor. Kris Kelvin'in arkadaşının söylediği sözler sizi bambaşka bir boyuta sürüklüyor :"Kendimin yargıcıyım, Kris anla bu delilik değil bunun vicdanla bir ilgisi var" Artık bir savaş alanındasınız ve düşmanınızın en güçlü silahı vicdanınız. Geçmişiniz Solaris'te sizinle yüzleşiyor. Yok saymak, kurtulmak istiyorsunuz tıpkı herkesin yaptığı gibi... Ama yapamıyorsunuz, hayır Solaris'te olmaz. Şimdi kendinize sormanız gereken asıl soru şu, geçmişteki kaybettiğiniz sevgilinize olan pişmanlığınız ve aşkınız, size deliliği kabul ettirecek kadar güçlü mü? Aşkınızın yalan olduğunu bilseniz dahi yalanı sevebilecek kadar deli misiniz? Bütün bu karmaşanın içinde hemen hemen herkesin zihninde derin yer etmiş ölüm korkusu ve ölümsüzlüğe olan açlık sorgulanıyor. Zihninize girmesine izin verin, bırakın vicdanınıza gerçeği söylesin. Gerçeği öğrenen vicdanınız sussun; bütün acılarınızın, kayıplarınızın, unutmaya çalıştıklarınızın asıl sahibi olan aşk konuşsun.

Sonuç olarak yönetmen insana ve insanlığa dair kalıplaşmış hemen hemen her soruya değiniyor ve izleyicisini düşündürerek bu cevapları aramasını ve hayatlarını sorgulamasını istiyor. Sizlere soruyor, kaybettiklerinizi ve acılarınızı unutmak için vicdanınızı nasıl kandırıyorsunuz? Vicdanınızla yüzleşmek zorunda kalsanız, siz ne yapardınız?

               

8 Haziran 2013 Cumartesi

Kadınlar Ne İster - What Women Want (film) / Nancy Meyers

Filmin çekilme aşamasını görür gibiyim, ortada güzel ama maddi desteği bulunmayan bir senaryo vardır. Bu senaryoyu hayata geçirebilmek için bir dizi değişikliğe uğratma şartı ile ürün yerleştirme yaparak şirketlere satarlar. Senaryonun üzerinde yapılan dahiyane oynamalar ve değişiklikler ile eğlenceli bir reklam komedi filmi ortaya çıkarırlar. Film'in bütçesini oluşturan pastadan en büyük dilimi satın alan Nike filmi uzun metrajlı reklamı haline dönüştürür. Pastanın kalan dilimlerini sırasıyla Fedex, Sigara şirketleri (Winston), Alkol markaları, kahve şirketi ve Philips ile birlikte bir kaç marka karşılar. Yayın şirketi senaryoyu hayata geçirebilmek için ürün yerleştirmede kullanılacak bu markalarla anlaştıktan sonra geriye bu  filmin ciddiye alınması ve dikkatleri üzerine çekebilmesi için bir kaç ünlü oyuncu ile anlaşması gerekiyordu. Dönemin en gözde oyuncularından olan Mel Gibson bu kısımda devreye girmektedir. Helen Hunt ve Marisa Tomei ile kadrosunu güçlendiren yapım şirketi filmi yayınlamak için tamamen hazır hale gelmiştir. 70 milyon dolar bütçe ile hazırlanan film 300 milyon dolar kar yaparak yayın şirketlerini hayrete düşürmüştür. Zira ürün yerleştirilmesi yaptığı şirketlerin filmin yayınlanması sonrası çok büyük karlar elde etmesinin yanı sıra bu kadar büyük kar getirmesi dönemin büyük yapım şirketlerinin dikkatini çekmiştir. Bu dönemlerde yeni yeni anlaşılmaya başlayan ürün yerleştirme bu ve bunun gibi bir kaç film sonrası hemen hemen her filmde kullanılmaya başlanacaktı. Ve hatta film sektörünün büyülü gücünü gören siyasetçiler gelecek dönemlerde bu sektörü propaganda aracı olarak da kullanacaktır.

Filme dönecek olursak, sanıyorum senaryonun en saf hali filmin adından da anlaşılacağı gibi "What Women Want (Kadınlar Ne İster)"  Freud'un şu sözünden ilham alınarak yazılmış: "Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadınlar ne ister?" Yer yer kara mizaha,  yer yer de dahiyane mizahi unsurlara başvurulan film, henüz başında bize derdini açıklama gayreti içine giriyor.Genelleme yaparsak hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde keşke aklından geçenleri duyabilsem dediği bir olguyu özenle kurgulayarak izleyicilerin önüne sunuyor. Kendinden bir şeyler olduğunu gören izleyicileri henüz başlarında yakalamayı başaran film, bir yandan ürün yerleştirmeleri bir yandan büyülü kurgusu ile izleyicilerin zihnine nüfuz etmeyi başarıyor. Filmde dikkatimi çeken bir diğer unsur ise, erkeğe yönelik öz eleştiri ve kadına yönelik aşağılama sayılabilecek nitelemeler olmuştur. Yer yer haklılık payı olsa da bütün kadın ve erkekleri genelleyerek yaptıkları benzetmeler, hassas insanları üzebilecek nitelikteydi. Kadınların yaftalama manyağı ve egoist, erkeklerin ise yalnızca kendi çıkarlarını düşünen anlayışsız ve narsistik eğilimli gösterilmesi izleyicilere bir şey anlatmaya çalışıyor. Bana göre her iki tarafa da verilmek istenen bu mesaj: "Eğer üzülmek istemiyorsan güvenme ve kesin emin olmadığın sürece EVLENME" Aile yapısını küçülterek zenginliğine zenginlik katan global kapitalist şirketler film sektörünü kullanarak karı koca'ya düşürdüğü çekirdek aileyi, birbirinden bağımsız kadın ve erkek haline getirmek istiyor. Böylece normalde bir arada yaşayan ailelerde bir buz dolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, araba hatta ev... aklınıza gelebilen ve satılabilen hemen hemen her ürün. Ama bireyler parça parça olursa her birinin kendine ev tutması bu evi eşyalarla doldurması, araba alması... gibi bir sürü alışveriş yapması gerekecektir. İçinde insan olmayan binalar evler, bahçeler... 

Fazla kopmadan filme geri dönecek olursak, bir sahnede patronunun yeni küba purosunu denemek için çalışanlarına teklif yapması ve sigara içmediği için zor durumda kalan bir çalışan izleyenlerin bilinç altına sigara içmediği için bu gibi zor durumda kalabileceği mesajı vererek sigara şirketleri ile yaptığı anlaşmaya bağlı kalıyor. İş dünyası demişken, şirkette yöneticiler ve çalışanlar arasında geçen acımasızlıklara ışık tutan film iş dünyasının gerçek yüzüne de ışık tutmayı ihmal etmiyor. Ayrıca Marisa Tomei'nin mükemmel oyunculuk performansına değinmeden geçmek oyuncuya büyük haksızlık olurdu. Karakterini olduğundan çok daha iyi oynamayı başaran, hem fiziğini hem sesini hem de mimiklerini kullanarak dakikalara onlarca mesajı sığdırmayı başaran ender performanslardan birini gerçekleştirdi. Sonuç olarak hizmet etmesi beklenen her türlü amaca fazlasıyla hizmet eden bu film izleyenlerine yaptığı eleştiriler ile kafalarında bir çok soru işareti oluşmasını sağlıyor. Kadın erkek ilişkilerinin, çağın en büyük sorunlarından biri hatta belkide en büyük sorunu olduğunu dahi düşünebiliriz. Film de verilmek istenen ve/veya benim aldığım mesaj, hem kadının hem de erkeğin birbirine gerçek anlamda bakmadığı, gerçek anlamda dinlemediği, olması gerektiği gibi hissetmediği ve hak ettiği gibi sevmediği sonucudur. Sürekli karşımızdakinden şikayet etmek yerine biraz dinlemeye çalışsak, sonucunda belkide çok büyük kırgınlıklara acılara sebep olacak ayrılıkları, çatışmaları önleyebilirdik. Sürekli kendine bakan, kendi söylediklerini dinleyen, kendini seven, kendi duygularını önemseyen insanlar bana göre hiç bir zaman tam anlamıyla mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başaramaz. 

Teşekkürler, Alperen Şeker.



2 Haziran 2013 Pazar

Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler-Thank You for Smoking (film) / Jason Reitman

Christopher Buckley'nin kaleme aldığı Thank You For Smoking, Jason Reitman tarafından beyazperdeye uyarlanmıştır. Film'in yazarı ya da yönetmeni hakkında bilgi vermeden filmi açıklamaya çalışalım.

Film'in başında konuşmaya başlayan kişi konuşmasının sonunda dinleyicilerin kafasını karıştırarak şu mesajı verir. Ben iyi biriyim bana güvenebilirsiniz, sigaranın sağlığa zararlı olduğuna inanmıyorum hayatım boyunca içtim ama hala ölmedim. Devamında deyim oluşturmaya çalışarak, dinleyenlerin bilinç altına; beklerken, canın sıkılırken sigara iç mesajı veriliyor. Filmin başında işin püf noktasını izleyiciye keşfettirme çabasına girilmeye çalışılmıştır ama aksi dahi olsa izleyici mesajları fark etmeyip etkisinde kalsa da devamında bu giderilmeye çalışılıyor. Görüntünün girdiği sırada insanların sigaradan nefret etmesine ve bütün zararlarını bilmesine rağmen, doğru kelimeler ve hitabet sanatı ile nasıl ikna edilebileceği gösteriliyor. Film her ne kadar daha çok sigara üzerinde yoğunlaşsa da izleyenlerin sigara ve türevleri gibi topluma zararlı ürünlerden para kazanan bütün şirketlerin hemen hemen aynı çalışmaları yaptığını bilmesi önem arz ediyor. Bu sayede genellemeler yapılarak toplumun nasıl kandırıldığı anlaşılabilir. Filmde sigara gibi halkın sağlığına ciddi zararları olan ürünleri satan firmalar kazançlarının kayda değer bir bölümünü lobi ve araştırma çalışmalarına harcadıkları söylenmektedir. Bu şirkette çalışanlar genel olarak en zeki kişiler olduğu için olası karışıklıklardan bir şekilde kurtulmayı başarmakta ve bahaneler ile devamlılıklarını sağlamaktalar. Bu güne dek sigara tüketimini arttıran sebepler arasından en çok etkili olan 'Rejim, Savaş ve Sinema'dan bahsedilmektedir. Özellikle sinemanın her türlü propaganda, reklam ya da kültür emperyalizmi açısından ne denli büyük bir faktör olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım.

Filmin devamında sigara ile başlayana kara mizaha Alkol ve Silah'da dahil olmaktadır. Kitleler ile dalga geçercesine nasıl kandırdıklarını anlatan bir yandan iğneleyen bir yandan güldüren sahneler de baskın bir ders veriliyor. 'Sinema, Televizyon ve Medya ile kitlelere her türlü pisliği güzelmiş gibi sunabilirsin.' Film'in belkide en çok dikkat çeken kısmı olan vanilya ve kakao arasındaki tartışmada çocuğa verilen derstir. Sonrasında adam kaçırma ve belki de tarihte görülen en yaratıcı öldürme girişimi ile karşılaşıyoruz ama bunun tam olarak ne anlama geldiği konusunda şüphelerim var. Sanırım filme uyarlanırken kitabın bazı bölümleri kesilince bu sahnelerde boşluklar oluşmuş. Her neyse filmin finali yaklaştıkça etik kavramı irdelenmeye başlanıyor ve izleyicilere kendilerini sorgulamaları için uç noktada da olsa örnekler veriliyor. Lakin film sonrası izleyicilerde oluşan etkiler gözetildiğinde kitlelerde iki tip etki görülmesi dikkat çekmektedir. Tutumunu değiştirmek için haklı görenler ve tutumlarını devam ettirmek için bahane bulanlar. Yani demem o ki film tam anlamıyla amacına hizmet etmemiş. İzleyicilere son olarak filmin kahramanı ve benzer işi yapanların o işi yaptıkları ve birilerinin yapmaya devam edecekleri belirtilerek, dikkatli olmaları, kandırılmamaları ve mümkünse bu durumla savaşmaları isteniyor.



Filmde ürün yerleştirmesinden bahsedip buna rağmen bir kaç ürün yerleştirmesinin olması bana her ne kadar ironik gelse de doğru bakanlar için mesaj içinde mesaj olarak kabul edilebilir. Durumun ne denli kontrolden çıktığı ve retoriğin, doğru argüman kurmanın toplumlarda oluşturabileceği yıkımın sadece gölgesini gördük. Kapitalizme ve kültür emperyalizmine hizmet edenlerin etikten yoksun olmalarını, insan hayatına ve özgürlüğüne hiçbir şekilde saygı göstermediklerini anladık. Umarım bu ve bunun gibi filmler izleyiciler tarafından doğru anlaşılıp amaçladıkları titreşimi gerçekleştirerek toplumun bilinçlenmesini sağlayabilirler.