Herkese merhaba, yüksek lisans tez araştırmam için yardımınıza ihtiyaç duyuyorum. Araştırma, Çalışanlarda Akılcı Olmayan İnançların ve Otomatik Düşüncelerin bazı değişkenler üzerindeki etkisini incelemek üzere tasarlandı.
Çalışanların yaklaşık 5 dk ayırarak araştırmaya katılmalarını rica ediyorum.
Ayrıca araştırmamı paylaşarak destek olabilirsiniz.
Destekleriniz için şimdiden teşekkür ediyorum.
Link: https://goo.gl/forms/w5CbVmzM8o339fZE3
22 Mayıs 2017 Pazartesi
28 Nisan 2014 Pazartesi
Yeni Nesil İletişim Kulübü
https://www.facebook.com/istanbuluniversitesiyeninesililetisim
T.C. İstanbul ÜniversitesiYeni Nesil İletişim Kulübü resmi Facebook sayfasıdır.
Twitter Hesabımız:@YeniNesiletisim İletişim:yeninesililetisim@gmail.com
Yeni Nesil İletişim Kulübü, üyelerinin yeni gelişmekte olan “Dijital Medya” , “Yaratıcı Reklam Stratejileri”, “Yaratıcı Pazarlama Teknikleri” , “Yeni İletişim Teknolojileri” gibi Yaratıcı ve geleneksel tanıtım stratejileri ile ilgili deneyimlerini arttırmak, bu alanda gelecekte oluşabilecek fırsatları öngörüp mesleki hayatları ile ilgili stratejik planlamalarını yetkin bir şekilde yapabilmeleri adına onlara rehberlik etmek, üyelerin koordineli bir şekilde çalışmalarını sağlamaktır. Düzenlenen panel ve konferanslarla okulumuza olan ilgiyi arttırmak ve okulumuzu daha iyi tanıtmaktır. Üye öğrencilerin Yeni Nesil İletişim teknikleri aracılığıyla okulumuzu tanıtmalarını sağlayacak projeler üretmektir.
18 Ocak 2014 Cumartesi
Şemseddin SÂMİ - Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnat (Talat ve Fitnat'ın Aşkı)
Normal bir çocukluk geçiren ve diller üzerindeki merakı ile henüz çocukluk döneminde kendini kanıtlayan Şemseddin Sâmi, Siyatik hastalığına yakalandıktan sonra, hastalıklarından acı çekerek geçirdiği son yıllarını yapıtları üzerinde çalışarak sürdürür. Talat ve Fitnat'ın aşkı, yazınımızda Batılı yöntemle yazılmış ilk roman sayılır.Eserden kısaca bahsedecek olursak: Yazar, romanın başında Fitnat'ın annesi Saliha Hanım'ın başından geçen aşkın, evliliğin ve boşanmasının öyküsünü ayrıntılı biçimde anlatır. 18 yaşında yetim bir çocuk olan Talat Bey, yine 1 yaşındayken öksüz kalan, babasını tanımayan bir kız olan Fitnat'a ilk görüşte aşık olur. Ancak kızı sokağa bile çıkarmayan tutucu bir adam olan babalığı tütüncü Hacıbaba aksi, dediğim dedik bir adamdır ve üvey kızına kendi ölçütlerine göre bir koca bulmak istemektedir. Bunun üzerine Talat Bey, kız kılığına girerek Fitnat'la arkadaş olur. Ancak Hacıbaba, kızıyla evlenmek isteyen zengin Ali Bey'in önerisini kabul eder. Ali Bey kızın babası yaşındadır. Bu evliliğe karşı çıkan kızı, kandırarak Ali Bey'in evine getirirler. Ali Bey'in kendisine dokunmasına razı olmayan Fitnat, Talat'la birleşememenin acısıyla intihar eder. Eve kız kılığında gelmiş Talat da sevgilisinin cansız bedenini görünce düşüp ölür. Annesinin kızına yazdığı muska biçimindeki mektubu okuyan Ali Bey, gerçekte Fitnat'ın yıllar önce gebe olduğunu bilmeden boşadığı karısından doğan kızı olduğunu öğrenince çıldırır ve altı ay sonra o da ölür.
Özetten de anlaşılacağı gibi Talat ve Fitnat'ın birbirlerini seven gençlerin evlenmelerine engel olunmasının, evlenecek kimselerin yaş ve deneyim bakımından birbirlerinin dengi olmamasının acı sonuçlar doğuracağını anlatarak ibret dersi vermeyi amaçlayan bir yapıttır. Fakat benim en çok ilgimi çeken kısım, kitabın başında sözü geçen Saliha Hanım ile Ali Bey arasında geçen aşkın gurur ve kibir yüzünden bitirilmesi sonucunda oluşan pişmanlık ve yıkım olmuştur. Yapıtlarının toplamı ve gayesi düşünüldüğünde Sami'nin de Ahmed Mithat Efendi gibi toplumun "öğretmeni" olmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu eserinde de, birbiri ardına bir çok önemli toplumsal sorunun temeline değinip ne kadar korkunç sonuçlar doğurabileceğini dramatik bir biçimde okuyucunun yüzüne vurmaktadır. Yazar henüz kitabın başında ilk büyük hataya, gurur ile kibir sonucu biten büyük aşka ve acı çeken iki sevgiliye yer vermiştir. Bu hata sonucu bir kıvılcım ile başlayan kötülükler, iki aşıktan yıllar sonra dahi devam etmiş ve bir başka iki aşığın da hayatlarına mal olan bir aleve dönüşmüştür. Ayrıca yazar olabildiğince geniş bir kitle tarafından anlaşılmak için süslerden arındırılmış yalın bir dil kullanmış ve kimi kelimeleri konuşma dilindeki gibi yazmıştır.Sanırım kitaptaki bir bölüm ile örnek vermek anlaşılması açısından daha doğru olacaktır:
"...Hanım- Vah vah... Oğlum hastalık şakaya gelmez, kendini bir hekime göstermelisin.
Arap dadı- Aman büyük hanim, bu hakımlar! Baş agrisi hakım eyi yabmaz, okutmali ha? Baş eyi olmak ister, baş agrisi gitmak ister, ha ne ya hanim. Gaşan sene bana nasil sitma galdi! Uş ay sitma... Hakım galur gidar, hab verir, hem ne hab! Zehir! Şok def'a boğazıma galdi. İlahi yârabbi! Ne şakdi ben o hab ile... Hab adamı eyi eder mi? Hab sitmaya ne yabar? Sonra, Allah razı olsun, bizim abla galdi, beni gordi, tanimadi; o kadar ben zaif oldi. Benim boyun ip gibi oldi... Abla aldi habi, attı pencereden... Beni aldi, Kocamustafabaşa'ya goturdi. Orada bir herif var amma onun nefesi menşur! Heb İstanbul ona gider. Amma sitma, yalniz sitma eyi eder o. Baş agrisina, başka şeye karişmaz. Beni okudi, bagladı... İşte bag hala kolumda duruyor. Hiş o vakıttan beru ben sitma gormedi.
Hanım- Aa, dadı! o şeylere sen ben inanırız, şimdiki gençler inanmaz; boşuna yorulma."...
Sonuç olarak Şemseddin Sami, bu alanda yazdığı ilk ve tek kitabında; aşk ve dönemin toplum yapısını kendine özgü bir biçimde ele alıp bu inanılmaz eserini okuyucuyla buluşturmuştur. İnsan ruhuna nasıl dokunulacağını çok iyi bilen yazar, aynı zamanda insanlığa, bu kelimelerle tarif edemediğim eseri aracılığıyla çok büyük bir ders vermiştir. Yazarın buna kalkışmış olması sanatın doğru kullanıldığında okurlara, en acı hayat koşullarını tecrübe etmişcesine büyük dersler verilebileceğini kanıtlamıştır. Bu eseri okuyan ve duyarlı olan herkesin insan hayatına, duygularına ve kararlarına saygı duyması gerektiği ve doğru sanılan yanlışların çok büyük sonuçlar doğurabileceği gerçeğini kabul etmemesi mümkün değildir. Şemseddin Sami, bu büyük eseriyle okurlarının gözünde ölümsüzdür.
Yazıyı Kitaptaki "Bitiriş" kısmı ile tamamlamak istiyorum.
Bitiriş
Saliha Hanım'la Emine Kadın ve Hacı baba ile Ayşe Kadın'ın bu olayı işittikleri zaman ne duruma geldiklerini ve Saliha Hanım'ın ağlaya ağlaya iki gözünden kör kaldığını ve Emine Kadın'ın bu acılara dayanamayıp bir hafta içinde üzüntüsünden öldüğünü ayrıntılarıyla anlatsak, gönüller dayanmaz sanırım... Hem de bu kitabın adı "Müsibetname" değil ki...
20 Ekim 2013 Pazar
Oğuz ATAY - Tutunamayanlar
Esere geçmeden önce yazarın hayatına değinmekte ve bu sayede yazdıklarını yazmaya iten nedenler üzerine bilgi vermekte fayda var. Çocukluğu, her ne kadar maddi açıdan sıkıntılı geçmese de otoriter baba ve dayatmalar yüzünden psikolojik yıkımlar içinde geçmiştir. Baba zoruyla seçtiği ve yaşamını ona göre geçirmek zorunda kaldığı mesleği bütün biriktirdiklerinin patlamasına yol açan ana etkenlerden biri olmuştur. Kitabı kaleme alana kadar biriken bütün öfke, kin ve sıkıntılar hayatının diğerlerine nazaran en buhranlı olduğu döneminde açığa çıkmış ve Tutunamayanları bizlere kazandırmıştır. Kitaptaki öfkeyi, umutsuzluğu, aşkı, yalnızlığı okurken hissetmemek mümkün değil. Üstelik öfkesinde haklı olması, daha önce söylenemeyen şeyleri daha önce kullanılmamış bir teknik ve üslupla söyleyebilmesi okuduğunuz en farklı ve etkileyici kitapların başında gelmesinin en büyük nedenlerinden biridir.
Atay, toplum tarafından zorunda bırakılmış, anlaşılamadığı ve kendilerine benzemedikleri için dışlanmış bir şeylerin farkında olduğu için acı çeken ve yalnızlığa mahkum edilen insanların çektiği gerçek sıkıntıları derinlemesine işleyerek ve psikolojik tahlillerle destekleyerek bu eseri bir araya getirmiştir.Yazarın konuyu bu kadar hissederek ve hissettirerek aktarabilmesinin sebebi şüphesiz, yakından tanıdığı kişilerden ve hatta kendi deyimiyle kendisinin de bir tutunamayan olduğu gerçeğinden kaynaklıdır.
Kitabın başında yorulabilir, sıkılabilir ve hatta vazgeçebilirsiniz. Ama kitabın ortalarına doğru, yani olay örgüsünün aydınlanması ve bazı şeylerin anlam kazanmasıyla kendinizi kitabın parçası gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bütün o karmaşanın içinde kendinizden parçalar buluyorsunuz. Ve yazarın büyük bir sabırla verdiği fikrin tadına varmaya başladığınızda içinizde bir şeylerin değiştiğini fark ediyorsunuz. Sonrasında bu kitap ile bir daha asla eskisi gibi olamayacağınızı düşünmeye ve sorgulamaya başlamanız kaçınılmaz oluyor. Sanki bunca zamandır içinizde esir tutulan zorlanan tarafınız zincirlerini kırmaya ve bütün sisteme baş kaldırmaya hazırlanıyormuşcasına heyecanlanırsınız. Artık bir şekilde karakterlerin sürekli olarak düşle gerçek arasında gidip gelmesini anlayabiliyorsunuzdur. Düşle gerçeğin bir birine karışmasını sorun etmemeye başladığınızda da korkmaya başlıyorsunuz. Turgut ile birlikte tutunamayanları anlamaya, kurtarmaya nerede yanlışlık olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Selimin, çocukluğuna gidiyor ve henüz çocukken, farklı olduğunu bir şeylerin doğru olmadığını anladığına şahit oluyorsunuz. Babasının, yalnızlığın vicdanının ve insanların ona neler yaptığını adım adım izliyor elinizden hiç bir şey gelmemesinin acizliğiyle okumaya devam ediyorsunuz. Ve nihayetinde bütün kalabalığa, arkadaşlarına ve sevdiklerine rağmen neden dünyaya insanlara tutunamadığını çaresizce kabul ediyorsunuz. Ardından Turgut'un da dahilik ve delilik arasında gidip gelmesi ve okuyucuyla birlikte aslında kendisinin de bir tutunamayan olduğunu fark etmesi gecikmiyor. Selim'i anlamasıyla farklı bir yön alan yolculuğu bilinmezliğe doğru seyrediyor...
Her şeye rağmen Selim'i öldürenin: zeki olmasının, farkına varmış olmasının, anlaşılamamasının, yalnızlığının, dayatmaların, babasının... kısaca toplumun kendisinin olduğunu biliyor ve öfkesini bir lanet gibi paylaşıyoruz. O, zeki olduğu için farkına varabilmiş ve onlara benzemek istemediği, görmezden gelemediği için vazgeçmişti. Tıpkı, Turgut ve diğer bütün tutunamayanlar gibi...
Atay, toplum tarafından zorunda bırakılmış, anlaşılamadığı ve kendilerine benzemedikleri için dışlanmış bir şeylerin farkında olduğu için acı çeken ve yalnızlığa mahkum edilen insanların çektiği gerçek sıkıntıları derinlemesine işleyerek ve psikolojik tahlillerle destekleyerek bu eseri bir araya getirmiştir.Yazarın konuyu bu kadar hissederek ve hissettirerek aktarabilmesinin sebebi şüphesiz, yakından tanıdığı kişilerden ve hatta kendi deyimiyle kendisinin de bir tutunamayan olduğu gerçeğinden kaynaklıdır.Kitabın başında yorulabilir, sıkılabilir ve hatta vazgeçebilirsiniz. Ama kitabın ortalarına doğru, yani olay örgüsünün aydınlanması ve bazı şeylerin anlam kazanmasıyla kendinizi kitabın parçası gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bütün o karmaşanın içinde kendinizden parçalar buluyorsunuz. Ve yazarın büyük bir sabırla verdiği fikrin tadına varmaya başladığınızda içinizde bir şeylerin değiştiğini fark ediyorsunuz. Sonrasında bu kitap ile bir daha asla eskisi gibi olamayacağınızı düşünmeye ve sorgulamaya başlamanız kaçınılmaz oluyor. Sanki bunca zamandır içinizde esir tutulan zorlanan tarafınız zincirlerini kırmaya ve bütün sisteme baş kaldırmaya hazırlanıyormuşcasına heyecanlanırsınız. Artık bir şekilde karakterlerin sürekli olarak düşle gerçek arasında gidip gelmesini anlayabiliyorsunuzdur. Düşle gerçeğin bir birine karışmasını sorun etmemeye başladığınızda da korkmaya başlıyorsunuz. Turgut ile birlikte tutunamayanları anlamaya, kurtarmaya nerede yanlışlık olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Selimin, çocukluğuna gidiyor ve henüz çocukken, farklı olduğunu bir şeylerin doğru olmadığını anladığına şahit oluyorsunuz. Babasının, yalnızlığın vicdanının ve insanların ona neler yaptığını adım adım izliyor elinizden hiç bir şey gelmemesinin acizliğiyle okumaya devam ediyorsunuz. Ve nihayetinde bütün kalabalığa, arkadaşlarına ve sevdiklerine rağmen neden dünyaya insanlara tutunamadığını çaresizce kabul ediyorsunuz. Ardından Turgut'un da dahilik ve delilik arasında gidip gelmesi ve okuyucuyla birlikte aslında kendisinin de bir tutunamayan olduğunu fark etmesi gecikmiyor. Selim'i anlamasıyla farklı bir yön alan yolculuğu bilinmezliğe doğru seyrediyor...
Her şeye rağmen Selim'i öldürenin: zeki olmasının, farkına varmış olmasının, anlaşılamamasının, yalnızlığının, dayatmaların, babasının... kısaca toplumun kendisinin olduğunu biliyor ve öfkesini bir lanet gibi paylaşıyoruz. O, zeki olduğu için farkına varabilmiş ve onlara benzemek istemediği, görmezden gelemediği için vazgeçmişti. Tıpkı, Turgut ve diğer bütün tutunamayanlar gibi...
**
Turgut Özben'in iç sesi Olric'i hatırlatmadan olmazdı...
5 Ekim 2013 Cumartesi
Platon - Sokrates'in Savunması
Sokrates dinleyenlerin dikkatini söylediklerine çekmek ve güvenlerini kazanmak için, konuşmasının başında kendisine yöneltilmiş suçlamayı kendisini eleştirerek reddetmiştir. Sonrasında Sokrates, kendisinin sıra dışı savunma tekniği olan ve önemli ikna teknikleri arasında yer alan "Soruya soruyla yanıt verme" tekniğini kullanarak kendisne itham edilen, "Dinsiz gençlerin ahlakını bozuyor. Atina'nın iman ettiği ilahlara inanmıyor. Devletin tanrılarını yok sayarak yeni tanrılar yaratıyor. Site'nin tanrılarından daha farklı tanrıları yüceltiyor." gibi suçlamaları kendi içinde çürütüp meclisin dikkatini çekmeyi başarmıştır.
Atinalılar'ın Sokrates'i yıldırmak, ders vermek daha doğrusu kendilerine yaptığının karşılığı olarak haksız olduğunu kabul etmesini sağlamak amacıyla başlattığı bu suçlamalar Sokrates'in inandıkları uğruna savaşması ve geri adım atmaması meclisin ölüm cezası vermek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. Sokrates'in diyalektik yeteneğine ve ikna tekniklerine rağmen kurtulabilecekken ölümü seçmiş olması, ölümünün büyük bir amaca hizmet etmesi gerektiği inancının bir uzantısı olarak fırsat olarak gördüğü bu suçlamaları kullanarak ölümü ile adalete ve hukuk sistemine büyük bir ders vermesine, kendisinin ve fikirlerinin ölümsüz olmasına olanak sağlamıştır.
Dikkatli okunduğunda Sokrates'in bütün bilinen yönlerinin dışında, Tanrı'nın kendisi ile konuştuğu ve kendisi aracılığı ile toplumu bilgilendirdiğine inanmıştır. Bunlarla birlikte savunmasında Tanrı kavramına bütünsel olarak yaptığı yaklaşımlar, ölümün gizemine rağmen ölümden sonra hayat olacağına dair sözleri oldukça dikkat çekicidir.
Kitap okunduğunda düşünülen ilk şeyin, dönemin Atinasında hukuk ve devlet sistemi ile ilgili saçmalıklar olmasına karşın 2400 yıl sonra dahi temel anlamda bir değişiklik olmamasının hatırlanması, kişiye bu durumun insanlık adına çok büyük bir utanç kaynağı olduğunu düşündürüyor. O dönemde olduğu gibi halen; doğruyu söyleyenin, yanlışları gün yüzüne çıkaranın hep bir tehtid olarak kabul edilmesi ve toplumdan dışlanmaya çalışılması, meyve veren ağacın taşlanmaya devam edilmesi geçen bin yıllara rağmen insanlığın ahlaki açıdan pek değişmediğinin göstergesidir. Bu günlerde yeni kılıflar uydurularak devam eden kölelik kavramı, yasalarla korunmasına rağmen dolaylı olarak yalnızca güçlüleri ve zenginleri koruyan haklar... ve daha hepimizin bildiği hatta zamanla kabul etmeye zorlandığı bütün ahlaksızlıklar, kötülükler, yanlışlar, açlıklar, savaşlar, sömürülmeler... ahlaki ve etik açısından her şeyin çok daha kötüye gittiğinin kanıtıdır.
Yazımı, Sokrates'in, savunmasında verdiği o unutulmaz cevap ile bitirmek istiyorum:
"Hiçbir şey bilmediği halde kendini bilge sanan bu insanlardan tek farkım, hiçbir şey bilmediğimi bilmemdir"
Atinalılar'ın Sokrates'i yıldırmak, ders vermek daha doğrusu kendilerine yaptığının karşılığı olarak haksız olduğunu kabul etmesini sağlamak amacıyla başlattığı bu suçlamalar Sokrates'in inandıkları uğruna savaşması ve geri adım atmaması meclisin ölüm cezası vermek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. Sokrates'in diyalektik yeteneğine ve ikna tekniklerine rağmen kurtulabilecekken ölümü seçmiş olması, ölümünün büyük bir amaca hizmet etmesi gerektiği inancının bir uzantısı olarak fırsat olarak gördüğü bu suçlamaları kullanarak ölümü ile adalete ve hukuk sistemine büyük bir ders vermesine, kendisinin ve fikirlerinin ölümsüz olmasına olanak sağlamıştır.
Dikkatli okunduğunda Sokrates'in bütün bilinen yönlerinin dışında, Tanrı'nın kendisi ile konuştuğu ve kendisi aracılığı ile toplumu bilgilendirdiğine inanmıştır. Bunlarla birlikte savunmasında Tanrı kavramına bütünsel olarak yaptığı yaklaşımlar, ölümün gizemine rağmen ölümden sonra hayat olacağına dair sözleri oldukça dikkat çekicidir.
Kitap okunduğunda düşünülen ilk şeyin, dönemin Atinasında hukuk ve devlet sistemi ile ilgili saçmalıklar olmasına karşın 2400 yıl sonra dahi temel anlamda bir değişiklik olmamasının hatırlanması, kişiye bu durumun insanlık adına çok büyük bir utanç kaynağı olduğunu düşündürüyor. O dönemde olduğu gibi halen; doğruyu söyleyenin, yanlışları gün yüzüne çıkaranın hep bir tehtid olarak kabul edilmesi ve toplumdan dışlanmaya çalışılması, meyve veren ağacın taşlanmaya devam edilmesi geçen bin yıllara rağmen insanlığın ahlaki açıdan pek değişmediğinin göstergesidir. Bu günlerde yeni kılıflar uydurularak devam eden kölelik kavramı, yasalarla korunmasına rağmen dolaylı olarak yalnızca güçlüleri ve zenginleri koruyan haklar... ve daha hepimizin bildiği hatta zamanla kabul etmeye zorlandığı bütün ahlaksızlıklar, kötülükler, yanlışlar, açlıklar, savaşlar, sömürülmeler... ahlaki ve etik açısından her şeyin çok daha kötüye gittiğinin kanıtıdır.
Yazımı, Sokrates'in, savunmasında verdiği o unutulmaz cevap ile bitirmek istiyorum:
"Hiçbir şey bilmediği halde kendini bilge sanan bu insanlardan tek farkım, hiçbir şey bilmediğimi bilmemdir"
![]() |
| New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilenen Jacques-Louis David'in Sokrates'in Ölümü adlı yapıtı (1787). |
12 Temmuz 2013 Cuma
Friedrich Nietzsche - BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT
Nietzsche'nin eseri hakkında fikir yürütebilmek için öncelikle görüşlerini oluşturan ve yapıtlarını yazmaya iten sebepler hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Çocukluğu ciddi anlamda dindar olan bir ailede geçen Nietzsche henüz 13 yaşındayken kötülüğün kaynağı üzerine düşünmeye başlıyor ve Tanrı'yı kötülüğün efendisi ilan ediyor. Yaşadığı kayıplar, gözlemlediği acı olaylar ve diğerlerinin aksine çevresindekilerin bir türlü doldurmayı başaramadığı sorular ile savaş alanına ilk adımını atıyor. Zekası ve çocuk yaşta yazdığı eseri ile hemen dikkatleri üzerine çeken Nietzsche'den beklentiler büyüktü. Baskı altında devam eden yaşamı, onu kültür problemleri üzerine düşünmeye itmiştir. Toplumların derinliklerini görmesi ve bütün sorunların sebebi olarak Hristiyanlığı ve Demokrasiyi işaret etmesi hayatında yeni bir dönem başlatmıştır. Nietzsche'de en çok dikkat çeken unsur hayatındaki zorlukların ve sıkıntıların eserlerine üslup olarak yansımış olmasıdır. Hristiyanlığa ve Demokrasiye açtığı savaşta da çevresinden çok ciddi tepkiler almış insanların uç noktada nefretine ve ötekileştirme çabalarına maruz kalmıştır. Giderek sertleşen üslubu sıkıntılarının zamanla daha fazla arttığını işaret eder. Hayatı boyunca yazdığı bütün eserler Zerdüşt'ün anlaşılması ve ortaya çıkması için bir tür hazırlıktır. Sonrakiler ise Zerdüşt'ü açıklamaya ve anlamlandırmaya çalışması üzerine kaleme alınmıştır.
Hristiyanlığın insanları yönlendirip sömürmek için bir araç olarak kullanılmasına isyan eden yazar toplumu zihinsel açıdan özgürleştirmek ve bu dini çürütmek adına bir çok iş yapmıştır. Demokrasinin, insanların gözünde çok fazla büyütüldüğü için insanlara hizmet ediyor gibi gösterilen bir makine olduğunu ve bu makinenin sorunsuzca çalışıyor gösterilmesi için Hristiyanlığa, inancın gücüne ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Nietzsche'nin savaşı Hristiyanlığa ve onu saklayan Demokrasiyedir. Demokrasiyi varlıklaştırıp inanç aracılığıyla toplumları sömürdüklerini ve kurdukları bu kusursuz düzen ile köleliği yeni bir boyuta taşıdıklarından söz eder. Öyle ki bu yeni toplumda köleler özgür olduklarını sanarak kölelikleri ile mutlu yaşamaktadırlar. Açıkcası günümüzde Hristiyanlıktan uzaklaşan ve sorgulayan bir neslin yükselmiş olması ve sürekli yükselmeye devam etmesinde şüphesiz Nietzsche'nin etkisi çok büyüktür. Ahlak, Etik, İyi Kötü arasında bağlantı kuran ve bunları Hristiyanlık ile Demokrasiye bağlayan yazar kendisine bulunduğu çağda edinebileceği en güçlü ve büyük düşmanları edinmiştir. Soyluların Hristiyanlığı bir silah gibi kullanması ve Demokrasi çatısı altında kurdukları sistem ile güçlerine güç zenginliklerine zenginlik katması Nietzsche için çağın en büyük hastalığıydı. Kitleleri, sefil bir hayat yaşaması dolayısıyla cennete gideceğine inandıran soylular Hristiyanlık ve Demokrasi aracılığıyla bu insanların her türlü sıkıntıyı çekmesine, sömürülmesine rağmen hiçbir tepki vermemesini eleştirmemesini sağlamıştır. Öyle ki, Nietzsche'ye göre adaletin kendisi "İnsanlar eşit değildir" diyor...
Nietzsche öfkeli, zekasını kullanmaya dahi aciz olan insanlara öfkeli...
Nietzsche öfkeli, kadınlara zeki olmamayı seçtikleri için öfkeli...
Nietzsche öfkeli, insanlara aldandığı ve aldattığı için öfkeli...
Nietzsche öfkeli, çocuk yapanların çocuğu yetiştirebilecek yetkinlikte olmadığı için öfkeli...
Nietzsche öfkeli, anlaşılamadığı anlatamadığı için öfkeli...
Nietzsche öfkeli, bütün kötülüklere rağmen gözlerini sıkı sıkı yumanlara öfkeli...
Nietzsche öfkeli, güç uğruna verilen bütün içsel savaşlara öfkeli...
Nietzsche öfkeli, bilimdeki ilerleyişe rağmen insanların daha zeki, daha ahlaklı, daha erdemli kısaca insanüstü olamadığı için öfkeli...
"Düşmanlarım güçlendi" der Zerdüşt ve öğretimin yüzünü çirkinleştirdim, böylece en yakın dostlarımın onlara verdiğim hediye için yüzü kızaracak.
Genel olarak Nietzsche, en iyilerin bile yüzünü kızartabilecek kadar gerçekçi ve bütün bunları rahatça yüzlerine vurabilecek kadar öfkeli. Onun deha seviyesindeki zekası kendisinden üstün olan her şeyi reddetmesi sağlamıştır. "Eğer tanrılar var olsaydı, ben tanrı olmamaya nasıl dayanabilirdim. O halde tanrı yoktur."
Herkes tarafından genel olarak doğru kabul edilebilecek öğretilerinin arasına "Tanrı yoktur" mesajını sıkıştıran dahi yazar, eşiğe adım atma tekniği ve kabul ettirdiği zekası ile en büyük telkinini bu son mesajı ile yapıyor.
Nietzsche, kafasında kurduğu ütopik varlığı "İnsanüstü"yü okurlarına örnek olarak gösteriyor ve hangi yollardan nasıl ulaşılacağına dair bilgiler veriyor. Zerdüşt bir yolda insanları insanüstü ile tanıştırmak için yol alıyor ve deneyimleri ile gerekliliğini okurlarına kanıtlamak istiyor.
Nietzsche'nin "Benim arzum başkalarının bir kitapta anlattığı şeyi, on cümlede anlatmaktır." sözü ve bu bu sözü yazınsal hayatına başarı ile adapte edebilmesi bana göre anlaşılmaması, yanlış anlaşılması ve zor olmasının en temel sebebidir. Ayrıca yazar kendi içinde çeliştiğinden de tam olarak anlaşılmak istememiş, ucu açık mesajlar ile doğruluğu kanıtlanabilir farklı tezlerin ilham konusu olabilmiştir. Yani demek istediğim hangi görüşe sahip olursa olsun okuduğunu anlayabilen her okuyucu Nietzsche'den kendine göre bir çok şey çıkarabilir. 
Son söz, Nietzsche'ye hem hayran olabiliyor hem de sinirlerinizi bozduğunu düşünüp ondan nefret edebiliyorsanız anlamak adına büyük yol kat ettiğinizi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Aksi taktirde bütün o sert üslubuna ve haklı gerekçelerine rağmen utanıp kızmamanız eserlerindeki sadece kelimeleri okuduğunuzu gösterir. İçindeki anlam karmaşası ve nihai anlamı onun ölümüyle birlikte arkasında sonsuz olasılık döngüsü bırakarak gönülleri kolayca fethedebilmiş ve etmektedir. Hem içi hem dışı yanan, son ana kadar da yanmaya ve yakmaya devam edecek bir fikir ateşi düşünün. Bu ateşten kaçmanız mümkün değil ama her zamanki gibi yine görmezden gelebilirsiniz...
25 Haziran 2013 Salı
Fuzuli - RİND ve ZAHİD (Akıl ile Kalbin Söyleşisi)
Fuzuli'nin eğitimi hakkında kesin bir bilgiye sahip olunmamakla birlikte, eserleri ile aldığı eğitimin çok iyi olduğu bilinmektedir. Eseri "Rind ve Zahid" bir baba ile (Zahid) oğul'un (Rind) söyleşisi aracılığıyla bir çok zıt kavramın yeterlilikleri ve yetersizlikleri, doğruları ve yanlışları üzerinde durulmuştur. Fuzuli aynı tema içinde Dünya ile Ahiret - Batıl ile Hak - Zinakar ile Riyakar - Meyhane ile Mescit - İsyan ile Kibir - Yokluk ile Varlık - Vicdan ile Mantık - Madde ile Mana ve daha benim çözemediğim bir çok konu üzerinde durmuştur. Anlaşılması oldukça ağır bir kitap olan Rind ve Zahid ancak yeterli bilgi birikimi ve objektif bakış açısı ile bir kaç kere okunması sonrası bir miktar da olsa bilgi alınmasına müsade etmektedir. Kitap içine girdiği bir çok kavramı o kadar derinlemesine ve akıl dolu işliyor ki, ne demek istediğini anlayabilmek için ciddi anlamda kafa patlatmak gerekiyor. Her metininde her satırında aynı anda bir kaç anlam ve mesaj verebilen bu kitap anlaşılmak amacı ile yazılmamıştır. Zira okuyan herkesin kendine göre haklı bir yan görebilmesi ve buna rağmen kitabın sonunda zıt kavramları dahi aynı sona çıkarabilmesi bir tesadüf değildir. Ancak büyük bir dehanın uygulayabileceği bu yazım tekniği, kitabı okuyan herkesin faydalanması ve beğenilmesi ile sonuçlanmaktadır. Akıl dolu yönlendirmeleri ve telkinleri ile hemen hemen her kesime bir ders verebilen bu eser bir labirenti andırmaktadır. Öyle bir labirent hayal edin ki içinde herkesin kaybolduğu ve çıkış yolunu kendince haklı sebepleri ile aradığı bir iç dünyası olsun. Kişilerin vicdanları ve mantıkları arasında girdikleri savaştan her zaman malup ayrılmasının sebebinin ve tek çıkış yolunun gösterildiği bu labirentte herkes için bir yol vardır.
Biri diğerini tamamlamadan labirentten (kendi iç savaşından) çıkamadığı bu kitapta, mutlak yol belli bir süreçlerden geçerek taraflara gösterilmiş ve hepsinin algılayacağı biçimde sunulmuştur. Söz sanatları ile okuyanları adeta kendinden geçiren yazar, bir yandan okurlarını memnun ediyor bir yandan da mesajını vermeye devam ediyor. Kendini anlama ve mutlak hakikate ulaşma uğruna insanın çıktığı dünya yolculuğu ve bu yolculukta karşılaştıklarını konu alan Rind ve Zahid, insan vicdanı ve mantığının hem iç hem dış düşmanlarını ve bu düşmanlar ile verilen amansız mücadeleyi anlatıyor. İki tarafında çok zeki olması bu mücadelenin amansızlığını gözler önüne sererken, karmaşa içerisinden sıyrılıp o tek doğru yolda birleşmesini olabilecek en tatlı dil ile fakat en acı yol ile okurlarına göstermektedir. Yazar hakkında söylenen her sözün yetersiz kalacağı aşikar, zaten yazarın eserlerini okuyanlar bir nebze de olsa demek istediğimi anlayacaktır. İnsanın görmezden geldiklerini, ertelediklerini kendinden dahi saklamaya çalıştıklarını yüzüne vuran bu eser bütün yolunu kaybetmişlerin, doğru yolda olduğunu sanıp aldananların hatasını fark etmesi için bir şifadır. Dileğim, içinde karmaşa ve savaş olduğunu bilen ya da farkında olmayan herkesin bu eseri anlayana kadar tekrar tekrar okuyup çok geç olmadan kendisi için maksimum faydayı sağlamasıdır.Kitapta geçen şiirlerden bir parça,
"-Senin varlığın benim ruhumun mumunu parlatıyor. Ama bu yük, aynı zamanda benim can ipliğimi yakıyor."
21 Haziran 2013 Cuma
Wladimir Bartol - Alamut
Wladimir Bartol, çok başarılı bir hikaye ve öykü yazarıdır. Ele aldığı "Fedailerin Kalesi Alamut" konusu üzerine uzun süren araştırmalar yapıp bu süreçte diğer tarihi romanlara oranla, farklı bir yazım tekniğiyle eseri kaleme almıştır. Alamut, yayınlandığı dönemlerde siyasi açıdan ses getirdiği ve daha da getirebileceği endişesi taşıdığı için bir süre eserin yayınlanmasına mani olunmuştur. Biyoloji eğitimi alan yazar, var oluşu ve tanrıyı sorgulamaya başlamış, sonrasında bu görüşleri destekleyen yazarlar ile inanış biçimini Alamut'a yansıttığı hale dönüştürmüştür. Ayrıca Bartol, diğer özelliklerinin yanı sıra, titizliği ve araştırmacı yönü ile beni şaşırtmayı başarmıştır. Doğu kültürü hakkında bu kadar kaliteli tasvir yapabilmesi bunun en net göstergesidir. Genel olarak Bartol, Biyoloji eğitimi sonrası oluşan kafa karışıklığını Nietzsche gibi yazarlarla gidererek, Nietzsche'nin Hristiyanlığa karşı başlattığı savaşı eseri Alamut ile devam ettirmeye çalışmıştır. Etkilerini göz önünde bulundurursak oldukça başarılı olduğunu da kabul edebiliriz.

Esere geçecek olursak "Tarihi Roman" niteliği taşıyan bu kitap, her ne kadar tarihsel gerçekler üzerine kurgulanmış olsa da içinde bir çok tutarsız ve doğru olmayan bilginin olduğu akıllardan çıkmamalı. Bu nedenle yazarın kendiliğinden kurguladığı ya da değiştirdiği kısımları mazur görüp tarihi yönünden çok roman yönünü baz alarak okumak daha fazla keyif alabilmeniz için büyük bir gerekliliktir. Kitabın girişi çoğu romanda olduğunun aksine okuyucuyu etkileyip esere dahil etme çabası gütmemektedir. Aksine insanda, parça parça yapılan bir yapının tabandan başlayarak inşa edilmesi hissi uyandırıyor.Girişin hemen sonrasında ilginçleşen ve hikayeye bağlanan olaylar zinciri, dört bir koldan ama aynı dinginlikte yoluna devam ediyor. Kitap, Müslümanların fetihleri sonrası bölgedeki farklı inançlara sahip insanların kendilerini güvende hissetmek ve dışlanmamak için Şii gibi gözükmesi ve bu topluluğun İsmaili tarikatı adı altında Müslümanlık ile mücadelesinin çevresinde şekillenmektedir. Henüz kitabın girişinde, köle bir kızın alışılmışın dışında bir yolculuk ile kaleye getirilmesi ve bu sırada başlayan psikolojik tahliller yazarın geçmişinde okuduğu ve etkilendiği Freud'un izlerini taşımaktadır. Devamında da dinlerle ilgili görüşlerini, tutumlarını değiştiren ve/veya yeni bir bakış açısı kazandıran Nietzsche'nin etkilerine rastlamak mümkün. Yazar, ağır geçen talimlerin ve zor derslerin aralarına serpiştirdiği namaz vakitleri ile fedailerin çektiği zorlukların bir bölümünü namaza yükleyip okuyanlarda namazın zor ve gereksiz olduğu izlenimini uyandırmaya çalışıyor. Bu sırada öğrenciler ve cariyeler arasında Sabbah'ın öğretileri ve dini üzerine sürekli tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalarda Alamut'a sonradan gelen Halime ve Tahir örneğinde olduğu gibi çoğunluğa uyma davranışı sergilendiğini görüyoruz. Bu uyma davranışını itaatsizliğe karşı ağır bir şekilde cezalandırmanın takip etmesi ile bireylerin zihnine itaat etmek zorundayım fikri aşılanıyor.
Kitabın ortalarına doğru açığa çıkan ve tarihi romanın köklerini oluşturan ana karakterler ile yazar, sürekli olarak bu karakterlerin birbirine olan bakış açılarını dillendirerek olaya tarafsız yaklaştığı imajını vermektedir. Fakat Bartol, karakterlerin kişiliklerine kendinden bir çok şey katmış ve göstermeden de olsa kendi yöntemiyle yargılamıştır. Kitabın köklerini oluşturduğu bu üç karakter; Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam'dır. Yazar bu üç karakteri bir araya getirip konuları bu üç karakterin üzerinden aktarması belki de verdiği en dahiyane karardı. Bu yaklaşımı sayesinde yazar, Hasan Sabbah veya Alamut üzerine yazılı 100'e yakın kitap arasından sıyrılmayı ve ünlü olmayı başarıyor. Romanda aynı yerde eğitim gören bu üç zeki insan, eğitim gördükleri zamanlar ileride makam mevki ve güç sahibi olanın diğerlerine yardımcı ollması adına sözler veriyor. Sabbah o dönemlerde "Hiç bir şey gerçek değil, her şeye izin vardır" öğretisini benimsemiş olan İsmaili tarikatinden etkileniyor ve arkadaşları ile bu tarikat aracılığıyla Türklerin elinde olan İran'ı ve Halifeliğini almanın planlarını yapıyordu. Sonraki süreçte birbirinden ayrılacak olan bu üçlüden Sabbah, koyduğu hedefleri uğruna çok uğraşacak fakat elle tutulur bir başarıya ulaşamayıp dünyanın bir çok yerini gezip ilim öğrenerek geri dönmüştü. Nizam-ül Mülk, Selçuklu sultanının baş veziri olacak kadar yükselmiş çok büyük işler başarmıştı. Ömer Hayyam ise ünlü bir Astronom ve Matematikçi olmuştu. Bütün çabalarının boşa gittiğini anlayan Sabbah, Hayyamı ziyaret edecek ve Hayyam'ın söyledikleri ile hayatını ciddi anlamda değiştirecektir. Hayyam ile insanlar ve inançlar üzerine konuşan Sabbah, "Bir gurubun bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onu harekete geçiren fanatiklik de o kadar büyüktür." sonucuna varıyor ve günümüze kadar etkisi sürecek planlarını yapmaya başlıyor. Son olarak Hayyam, Sabbah'a daha önce verdikleri sözü hatırlatarak kendisine Nizam-ül Mülk'e bu sözü hatırlatmasını öğütlemişti. Nizam-ül Mülk'ün yanına giden ve hoş karşılanan Sabbah, kısa sürede iyi mevkilere getirilerek nüfusunu genişletmeyi başarıyor. Bir süre sonra bundan rahatsız olmaya başlayan Nizam-ül Mülk, Sabbah'ın rezil olup kovulması için belgelerde oynama yaparak eski arkadaşının başına 10 bin altın ödül koyar.

Kaçmak zorunda kalan ve kafasındaki planları kin ve nefret ile yoğuran Sabbah, kısa süre sonra Alamut'u alır. Yazarın, bu kalede Sabbah'ın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla gösterdiğine şahit oluyoruz. Çok zeki olan Sabbah'ın narsistik eğilimli, empati yoksunu ve delilik boyutunda ahlaki bozukluğa sahip biri olduğunu fark etmemiz uzun sürmüyor. Hayyam'ı ise daha çok inançlar ile dalga geçen hedonist bir dahi olarak sunduğunu görüyoruz. Bunların yanı sıra Nizam-ül Mülk, inançları olan içlerinde en büyük başarıya ulaşabilmiş ve içlerinde iyi niyetli olarak öne çıkan bir karakter olarak görülmektedir. Bu üç karakter aynı zamanda üç metaforu temsil etmektedir. Sabbah tarafından suikast ile öldürülen Nizam-ül Mülk, inananların ve iyi niyetli olanların sonunda kaybettiğinin. Sabbah ise inanmamasının ve kurnazlığının yanı sıra gerektiğinde her türlü kötülüğü yapabilir olması ve bu sayede onun hayatta kalması ve gücüne güç katması okuyucuları düşündürmektedir. Bununla da yetinmeyen yazar, Hayyam ile son noktayı koyuyor. Sürekli Sabbah tarafından özenilen Hayyam, kitaba göre içlerinde en rahat en huzurlu yaşayan kişiydi ve yazara göre herkes onun gibi olmalıydı. Nietzschhe öğretileri, yazarı bu şekilde düşünmeye ve düşündürmeye itmişti. Kitap başından sonuna kadar hayatı, inançları ölüm ve sonrasını sorgularken Sabbah tarafından sahte cennet ve cehennem ile kandırılıyorsunuz mesajı ile zihinlere girmeye çalışıyor. Öyle ki kitabın sonunda çoğu okurun bilinç altında amansız bir sorgulama ve öğrenme açlığı beliriyor. Bu da yazarın zekasını ve amacına ulaşmasındaki kararlılığının açık birer delilidir.

Yazarın yanı sıra Sabbah, kurduğu bu dahiyane sistem ile kendi sosyal deneyini gerçekleştiriyor ve bu deneyde başarılı olarak bütün dünyaya, kitlelerin ne kadar kolay kandırılabildiğini ve doğru şekilde ikna edilen insanların belirli şartlar altında ölüme gülerek gönderilebileceğini gösteriyor. Günümüzdeki intihar bombacıları, Japon Kamikazeleri ve hatta Hitler Almanya'sında karşımıza çıkan liderin tanrısallaştırılması ve sonsuz aidiyet tamamen aynı öğretinin sonuçlarıdır. Sabbah, bunun yapılabileceği ve nasıl yapıldığını tüm dünyaya göstermiştir. Japonlar halkın hassas noktası olan gururu ön plana alırken, diğer ülkeler inançları kullanarak bu toplumu Sabbah'ın deyimiyle bilinç seviyesi düşük insanların kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasına imkan sağladığını gözler önününe seriyor.

Esere geçecek olursak "Tarihi Roman" niteliği taşıyan bu kitap, her ne kadar tarihsel gerçekler üzerine kurgulanmış olsa da içinde bir çok tutarsız ve doğru olmayan bilginin olduğu akıllardan çıkmamalı. Bu nedenle yazarın kendiliğinden kurguladığı ya da değiştirdiği kısımları mazur görüp tarihi yönünden çok roman yönünü baz alarak okumak daha fazla keyif alabilmeniz için büyük bir gerekliliktir. Kitabın girişi çoğu romanda olduğunun aksine okuyucuyu etkileyip esere dahil etme çabası gütmemektedir. Aksine insanda, parça parça yapılan bir yapının tabandan başlayarak inşa edilmesi hissi uyandırıyor.Girişin hemen sonrasında ilginçleşen ve hikayeye bağlanan olaylar zinciri, dört bir koldan ama aynı dinginlikte yoluna devam ediyor. Kitap, Müslümanların fetihleri sonrası bölgedeki farklı inançlara sahip insanların kendilerini güvende hissetmek ve dışlanmamak için Şii gibi gözükmesi ve bu topluluğun İsmaili tarikatı adı altında Müslümanlık ile mücadelesinin çevresinde şekillenmektedir. Henüz kitabın girişinde, köle bir kızın alışılmışın dışında bir yolculuk ile kaleye getirilmesi ve bu sırada başlayan psikolojik tahliller yazarın geçmişinde okuduğu ve etkilendiği Freud'un izlerini taşımaktadır. Devamında da dinlerle ilgili görüşlerini, tutumlarını değiştiren ve/veya yeni bir bakış açısı kazandıran Nietzsche'nin etkilerine rastlamak mümkün. Yazar, ağır geçen talimlerin ve zor derslerin aralarına serpiştirdiği namaz vakitleri ile fedailerin çektiği zorlukların bir bölümünü namaza yükleyip okuyanlarda namazın zor ve gereksiz olduğu izlenimini uyandırmaya çalışıyor. Bu sırada öğrenciler ve cariyeler arasında Sabbah'ın öğretileri ve dini üzerine sürekli tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalarda Alamut'a sonradan gelen Halime ve Tahir örneğinde olduğu gibi çoğunluğa uyma davranışı sergilendiğini görüyoruz. Bu uyma davranışını itaatsizliğe karşı ağır bir şekilde cezalandırmanın takip etmesi ile bireylerin zihnine itaat etmek zorundayım fikri aşılanıyor.
Kitabın ortalarına doğru açığa çıkan ve tarihi romanın köklerini oluşturan ana karakterler ile yazar, sürekli olarak bu karakterlerin birbirine olan bakış açılarını dillendirerek olaya tarafsız yaklaştığı imajını vermektedir. Fakat Bartol, karakterlerin kişiliklerine kendinden bir çok şey katmış ve göstermeden de olsa kendi yöntemiyle yargılamıştır. Kitabın köklerini oluşturduğu bu üç karakter; Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam'dır. Yazar bu üç karakteri bir araya getirip konuları bu üç karakterin üzerinden aktarması belki de verdiği en dahiyane karardı. Bu yaklaşımı sayesinde yazar, Hasan Sabbah veya Alamut üzerine yazılı 100'e yakın kitap arasından sıyrılmayı ve ünlü olmayı başarıyor. Romanda aynı yerde eğitim gören bu üç zeki insan, eğitim gördükleri zamanlar ileride makam mevki ve güç sahibi olanın diğerlerine yardımcı ollması adına sözler veriyor. Sabbah o dönemlerde "Hiç bir şey gerçek değil, her şeye izin vardır" öğretisini benimsemiş olan İsmaili tarikatinden etkileniyor ve arkadaşları ile bu tarikat aracılığıyla Türklerin elinde olan İran'ı ve Halifeliğini almanın planlarını yapıyordu. Sonraki süreçte birbirinden ayrılacak olan bu üçlüden Sabbah, koyduğu hedefleri uğruna çok uğraşacak fakat elle tutulur bir başarıya ulaşamayıp dünyanın bir çok yerini gezip ilim öğrenerek geri dönmüştü. Nizam-ül Mülk, Selçuklu sultanının baş veziri olacak kadar yükselmiş çok büyük işler başarmıştı. Ömer Hayyam ise ünlü bir Astronom ve Matematikçi olmuştu. Bütün çabalarının boşa gittiğini anlayan Sabbah, Hayyamı ziyaret edecek ve Hayyam'ın söyledikleri ile hayatını ciddi anlamda değiştirecektir. Hayyam ile insanlar ve inançlar üzerine konuşan Sabbah, "Bir gurubun bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onu harekete geçiren fanatiklik de o kadar büyüktür." sonucuna varıyor ve günümüze kadar etkisi sürecek planlarını yapmaya başlıyor. Son olarak Hayyam, Sabbah'a daha önce verdikleri sözü hatırlatarak kendisine Nizam-ül Mülk'e bu sözü hatırlatmasını öğütlemişti. Nizam-ül Mülk'ün yanına giden ve hoş karşılanan Sabbah, kısa sürede iyi mevkilere getirilerek nüfusunu genişletmeyi başarıyor. Bir süre sonra bundan rahatsız olmaya başlayan Nizam-ül Mülk, Sabbah'ın rezil olup kovulması için belgelerde oynama yaparak eski arkadaşının başına 10 bin altın ödül koyar.

Kaçmak zorunda kalan ve kafasındaki planları kin ve nefret ile yoğuran Sabbah, kısa süre sonra Alamut'u alır. Yazarın, bu kalede Sabbah'ın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla gösterdiğine şahit oluyoruz. Çok zeki olan Sabbah'ın narsistik eğilimli, empati yoksunu ve delilik boyutunda ahlaki bozukluğa sahip biri olduğunu fark etmemiz uzun sürmüyor. Hayyam'ı ise daha çok inançlar ile dalga geçen hedonist bir dahi olarak sunduğunu görüyoruz. Bunların yanı sıra Nizam-ül Mülk, inançları olan içlerinde en büyük başarıya ulaşabilmiş ve içlerinde iyi niyetli olarak öne çıkan bir karakter olarak görülmektedir. Bu üç karakter aynı zamanda üç metaforu temsil etmektedir. Sabbah tarafından suikast ile öldürülen Nizam-ül Mülk, inananların ve iyi niyetli olanların sonunda kaybettiğinin. Sabbah ise inanmamasının ve kurnazlığının yanı sıra gerektiğinde her türlü kötülüğü yapabilir olması ve bu sayede onun hayatta kalması ve gücüne güç katması okuyucuları düşündürmektedir. Bununla da yetinmeyen yazar, Hayyam ile son noktayı koyuyor. Sürekli Sabbah tarafından özenilen Hayyam, kitaba göre içlerinde en rahat en huzurlu yaşayan kişiydi ve yazara göre herkes onun gibi olmalıydı. Nietzschhe öğretileri, yazarı bu şekilde düşünmeye ve düşündürmeye itmişti. Kitap başından sonuna kadar hayatı, inançları ölüm ve sonrasını sorgularken Sabbah tarafından sahte cennet ve cehennem ile kandırılıyorsunuz mesajı ile zihinlere girmeye çalışıyor. Öyle ki kitabın sonunda çoğu okurun bilinç altında amansız bir sorgulama ve öğrenme açlığı beliriyor. Bu da yazarın zekasını ve amacına ulaşmasındaki kararlılığının açık birer delilidir.

Yazarın yanı sıra Sabbah, kurduğu bu dahiyane sistem ile kendi sosyal deneyini gerçekleştiriyor ve bu deneyde başarılı olarak bütün dünyaya, kitlelerin ne kadar kolay kandırılabildiğini ve doğru şekilde ikna edilen insanların belirli şartlar altında ölüme gülerek gönderilebileceğini gösteriyor. Günümüzdeki intihar bombacıları, Japon Kamikazeleri ve hatta Hitler Almanya'sında karşımıza çıkan liderin tanrısallaştırılması ve sonsuz aidiyet tamamen aynı öğretinin sonuçlarıdır. Sabbah, bunun yapılabileceği ve nasıl yapıldığını tüm dünyaya göstermiştir. Japonlar halkın hassas noktası olan gururu ön plana alırken, diğer ülkeler inançları kullanarak bu toplumu Sabbah'ın deyimiyle bilinç seviyesi düşük insanların kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasına imkan sağladığını gözler önününe seriyor.
15 Haziran 2013 Cumartesi
Solaris (film) / Andrey Arsenyeviç Tarkovski
Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden biri olan Andrey Arsenyeviç Tarkovski, Stanislaw Lem'in aynı isimli romanını (Solaris) beyaz perdeye uyarlanmıştır.
Filmdeki çıkarımlarımdan söz etmeden önce izlemeyenler için filme biraz değinelim. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğa üstü olayları, insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine yazılmış bir gerilim-bilim kurgu filmidir. Solaris gezegeninde Kelvin 30 yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Ve bu adamın Solaris'te tek bir amacı var üzerine bilim kurgu giydirilmiş ruhsal bir hikayede sorular sormak, sorulara cevap aramak ve tabi izleyenlere önemli bir mesaj aktarmaktır.
Tarkovski işini riske atmak istemiyormuşcasına henüz filmin girişinde izleyicinin, kafasında türlü sorular oluşturarak dikkatini ve ilgisi filme çekmeyi başarıyor. Film daha yeni başlamıştır ama zihnimiz sürekli aktiftir. Akıllarda Solaris ne, burada neler dönüyor gibi sorular oluşmaya başlıyor ki Tarkovski çok geçmeden tarzı hakkında ipuçları ve mesajlar vermeye başlıyor. Ama hala filmi izlemek için yeterli ruh haline sahip değilsinizdir. "-Ne kadar da yaşlanmışız daha yeni fark ediyorum" denilerek bilinç altınıza, zamanın acımasılığının oluşturduğu hüzün yerleştiriliyor. Artık filmi izlemeye hazırsınızdır, sorular yüzünden karma karışık ama canlı bir zihin, hüzünlü ama ciddi bir ruh hali... Şimdi film sizi kucaklayarak bir yandan aklınızdaki soruları yanıtlıyor bir yandan cevaplanan sorulardan oluşan boşluklara yeni bulmacalar koyuyor. Keşfetmenin verdiği haz ve merakın uyandırdığı his sonunda hedefine ulaşıyor. Filmin başında bahsi geçen ve daha sonrasında biraz gözümüzde canlandırılan Solaris, yeni gizemlerle birlikte izleyicilere sunulacaktır. Filmin çekildiği yıl göz önünde bulundurulunca oyunculara yapılan makyaj, yaşlandırma tekniği ve görsel şölen filmin ne kadar özenilerek çekildiğinin açık birer delilidir. Neyse filme dönecek olursak, Burton yolculuğa çıkacak olan Kris Kelvin'e Solariste gördüğü çocuğun Fechner'ın (Burton ile birlikte Solarise giden ve orada ölen kişi) oğlu olduğunu söylemesi izleyicileri yoğun bir düşünce harbine sokuyor. Rahatça düşünmemiz için araba yolculuğu ile fırsat veren yönetmen hiç bir şeyi şansa bırakmak istemiyor. Sen, Burton'ın yolculuğu boyunca bir yandan Solaris'te olabilecekleri tahmin ediyorsun bir yandan da merakına yenik düşüp biran önce açıklanmasını bekliyorsun.
Ve nihayet film, başından beri vaad ettiği ödülü yani cevapları bize vermeye hazırdır. Psikolog Kelvin, Solaris'teki uzay istasyonuna iner inmez garip olaylar baş gösterir. Burada insanlar gerçek olmayan şeyler görmekte ve yaşamaktadır. Bütün ekipten arta kalan 3 kişiden biri bu duruma daha fazla dayanamayarak intihar etmiş ve arkadaşı Kelvin'e video mesajı bırakmıştır. Çok geçmeden izleyicileri içine sürükleyen gariplikler dizisi siz nefesinizi tutmuş beklerken çoktan ruhunuzu sarmayı başarmış ve bizi de hikayeye dahil etmiştir. Finalin yaklaştığını bilmek heyecanı bir kat fazla attırıyor ve merakımızın yerini mükemmel finalin vermekte olduğu ve vereceği haza bırakıyor. Kris Kelvin'in arkadaşının söylediği sözler sizi bambaşka bir boyuta sürüklüyor :"Kendimin yargıcıyım, Kris anla bu delilik değil bunun vicdanla bir ilgisi var" Artık bir savaş alanındasınız ve düşmanınızın en güçlü silahı vicdanınız. Geçmişiniz Solaris'te sizinle yüzleşiyor. Yok saymak, kurtulmak istiyorsunuz tıpkı herkesin yaptığı gibi... Ama yapamıyorsunuz, hayır Solaris'te olmaz. Şimdi kendinize sormanız gereken asıl soru şu, geçmişteki kaybettiğiniz sevgilinize olan pişmanlığınız ve aşkınız, size deliliği kabul ettirecek kadar güçlü mü? Aşkınızın yalan olduğunu bilseniz dahi yalanı sevebilecek kadar deli misiniz? Bütün bu karmaşanın içinde hemen hemen herkesin zihninde derin yer etmiş ölüm korkusu ve ölümsüzlüğe olan açlık sorgulanıyor. Zihninize girmesine izin verin, bırakın vicdanınıza gerçeği söylesin. Gerçeği öğrenen vicdanınız sussun; bütün acılarınızın, kayıplarınızın, unutmaya çalıştıklarınızın asıl sahibi olan aşk konuşsun.
Sonuç olarak yönetmen insana ve insanlığa dair kalıplaşmış hemen hemen her soruya değiniyor ve izleyicisini düşündürerek bu cevapları aramasını ve hayatlarını sorgulamasını istiyor. Sizlere soruyor, kaybettiklerinizi ve acılarınızı unutmak için vicdanınızı nasıl kandırıyorsunuz? Vicdanınızla yüzleşmek zorunda kalsanız, siz ne yapardınız?

Filmdeki çıkarımlarımdan söz etmeden önce izlemeyenler için filme biraz değinelim. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğa üstü olayları, insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine yazılmış bir gerilim-bilim kurgu filmidir. Solaris gezegeninde Kelvin 30 yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Ve bu adamın Solaris'te tek bir amacı var üzerine bilim kurgu giydirilmiş ruhsal bir hikayede sorular sormak, sorulara cevap aramak ve tabi izleyenlere önemli bir mesaj aktarmaktır.Tarkovski işini riske atmak istemiyormuşcasına henüz filmin girişinde izleyicinin, kafasında türlü sorular oluşturarak dikkatini ve ilgisi filme çekmeyi başarıyor. Film daha yeni başlamıştır ama zihnimiz sürekli aktiftir. Akıllarda Solaris ne, burada neler dönüyor gibi sorular oluşmaya başlıyor ki Tarkovski çok geçmeden tarzı hakkında ipuçları ve mesajlar vermeye başlıyor. Ama hala filmi izlemek için yeterli ruh haline sahip değilsinizdir. "-Ne kadar da yaşlanmışız daha yeni fark ediyorum" denilerek bilinç altınıza, zamanın acımasılığının oluşturduğu hüzün yerleştiriliyor. Artık filmi izlemeye hazırsınızdır, sorular yüzünden karma karışık ama canlı bir zihin, hüzünlü ama ciddi bir ruh hali... Şimdi film sizi kucaklayarak bir yandan aklınızdaki soruları yanıtlıyor bir yandan cevaplanan sorulardan oluşan boşluklara yeni bulmacalar koyuyor. Keşfetmenin verdiği haz ve merakın uyandırdığı his sonunda hedefine ulaşıyor. Filmin başında bahsi geçen ve daha sonrasında biraz gözümüzde canlandırılan Solaris, yeni gizemlerle birlikte izleyicilere sunulacaktır. Filmin çekildiği yıl göz önünde bulundurulunca oyunculara yapılan makyaj, yaşlandırma tekniği ve görsel şölen filmin ne kadar özenilerek çekildiğinin açık birer delilidir. Neyse filme dönecek olursak, Burton yolculuğa çıkacak olan Kris Kelvin'e Solariste gördüğü çocuğun Fechner'ın (Burton ile birlikte Solarise giden ve orada ölen kişi) oğlu olduğunu söylemesi izleyicileri yoğun bir düşünce harbine sokuyor. Rahatça düşünmemiz için araba yolculuğu ile fırsat veren yönetmen hiç bir şeyi şansa bırakmak istemiyor. Sen, Burton'ın yolculuğu boyunca bir yandan Solaris'te olabilecekleri tahmin ediyorsun bir yandan da merakına yenik düşüp biran önce açıklanmasını bekliyorsun.
Ve nihayet film, başından beri vaad ettiği ödülü yani cevapları bize vermeye hazırdır. Psikolog Kelvin, Solaris'teki uzay istasyonuna iner inmez garip olaylar baş gösterir. Burada insanlar gerçek olmayan şeyler görmekte ve yaşamaktadır. Bütün ekipten arta kalan 3 kişiden biri bu duruma daha fazla dayanamayarak intihar etmiş ve arkadaşı Kelvin'e video mesajı bırakmıştır. Çok geçmeden izleyicileri içine sürükleyen gariplikler dizisi siz nefesinizi tutmuş beklerken çoktan ruhunuzu sarmayı başarmış ve bizi de hikayeye dahil etmiştir. Finalin yaklaştığını bilmek heyecanı bir kat fazla attırıyor ve merakımızın yerini mükemmel finalin vermekte olduğu ve vereceği haza bırakıyor. Kris Kelvin'in arkadaşının söylediği sözler sizi bambaşka bir boyuta sürüklüyor :"Kendimin yargıcıyım, Kris anla bu delilik değil bunun vicdanla bir ilgisi var" Artık bir savaş alanındasınız ve düşmanınızın en güçlü silahı vicdanınız. Geçmişiniz Solaris'te sizinle yüzleşiyor. Yok saymak, kurtulmak istiyorsunuz tıpkı herkesin yaptığı gibi... Ama yapamıyorsunuz, hayır Solaris'te olmaz. Şimdi kendinize sormanız gereken asıl soru şu, geçmişteki kaybettiğiniz sevgilinize olan pişmanlığınız ve aşkınız, size deliliği kabul ettirecek kadar güçlü mü? Aşkınızın yalan olduğunu bilseniz dahi yalanı sevebilecek kadar deli misiniz? Bütün bu karmaşanın içinde hemen hemen herkesin zihninde derin yer etmiş ölüm korkusu ve ölümsüzlüğe olan açlık sorgulanıyor. Zihninize girmesine izin verin, bırakın vicdanınıza gerçeği söylesin. Gerçeği öğrenen vicdanınız sussun; bütün acılarınızın, kayıplarınızın, unutmaya çalıştıklarınızın asıl sahibi olan aşk konuşsun.Sonuç olarak yönetmen insana ve insanlığa dair kalıplaşmış hemen hemen her soruya değiniyor ve izleyicisini düşündürerek bu cevapları aramasını ve hayatlarını sorgulamasını istiyor. Sizlere soruyor, kaybettiklerinizi ve acılarınızı unutmak için vicdanınızı nasıl kandırıyorsunuz? Vicdanınızla yüzleşmek zorunda kalsanız, siz ne yapardınız?

8 Haziran 2013 Cumartesi
Kadınlar Ne İster - What Women Want (film) / Nancy Meyers
Filmin çekilme aşamasını görür gibiyim, ortada güzel ama maddi desteği bulunmayan bir senaryo vardır. Bu senaryoyu hayata geçirebilmek için bir dizi değişikliğe uğratma şartı ile ürün yerleştirme yaparak şirketlere satarlar. Senaryonun üzerinde yapılan dahiyane oynamalar ve değişiklikler ile eğlenceli bir reklam komedi filmi ortaya çıkarırlar. Film'in bütçesini oluşturan pastadan en büyük dilimi satın alan Nike filmi uzun metrajlı reklamı haline dönüştürür. Pastanın kalan dilimlerini sırasıyla Fedex, Sigara şirketleri (Winston), Alkol markaları, kahve şirketi ve Philips ile birlikte bir kaç marka karşılar. Yayın şirketi senaryoyu hayata geçirebilmek için ürün yerleştirmede kullanılacak bu markalarla anlaştıktan sonra geriye bu filmin ciddiye alınması ve dikkatleri üzerine çekebilmesi için bir kaç ünlü oyuncu ile anlaşması gerekiyordu. Dönemin en gözde oyuncularından olan Mel Gibson bu kısımda devreye girmektedir. Helen Hunt ve Marisa Tomei ile kadrosunu güçlendiren yapım şirketi filmi yayınlamak için tamamen hazır hale gelmiştir. 70 milyon dolar bütçe ile hazırlanan film 300 milyon dolar kar yaparak yayın şirketlerini hayrete düşürmüştür. Zira ürün yerleştirilmesi yaptığı şirketlerin filmin yayınlanması sonrası çok büyük karlar elde etmesinin yanı sıra bu kadar büyük kar getirmesi dönemin büyük yapım şirketlerinin dikkatini çekmiştir. Bu dönemlerde yeni yeni anlaşılmaya başlayan ürün yerleştirme bu ve bunun gibi bir kaç film sonrası hemen hemen her filmde kullanılmaya başlanacaktı. Ve hatta film sektörünün büyülü gücünü gören siyasetçiler gelecek dönemlerde bu sektörü propaganda aracı olarak da kullanacaktır.
Filme dönecek olursak, sanıyorum senaryonun en saf hali filmin adından da anlaşılacağı gibi "What Women Want (Kadınlar Ne İster)" Freud'un şu sözünden ilham alınarak yazılmış: "Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadınlar ne ister?" Yer yer kara mizaha, yer yer de dahiyane mizahi unsurlara başvurulan film, henüz başında bize derdini açıklama gayreti içine giriyor.Genelleme yaparsak hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde keşke aklından geçenleri duyabilsem dediği bir olguyu özenle kurgulayarak izleyicilerin önüne sunuyor. Kendinden bir şeyler olduğunu gören izleyicileri henüz başlarında yakalamayı başaran film, bir yandan ürün yerleştirmeleri bir yandan büyülü kurgusu ile izleyicilerin zihnine nüfuz etmeyi başarıyor. Filmde dikkatimi çeken bir diğer unsur ise, erkeğe yönelik öz eleştiri ve kadına yönelik aşağılama sayılabilecek nitelemeler olmuştur. Yer yer haklılık payı olsa da bütün kadın ve erkekleri genelleyerek yaptıkları benzetmeler, hassas insanları üzebilecek nitelikteydi. Kadınların yaftalama manyağı ve egoist, erkeklerin ise yalnızca kendi çıkarlarını düşünen anlayışsız ve narsistik eğilimli gösterilmesi izleyicilere bir şey anlatmaya çalışıyor. Bana göre her iki tarafa da verilmek istenen bu mesaj: "Eğer üzülmek istemiyorsan güvenme ve kesin emin olmadığın sürece EVLENME" Aile yapısını küçülterek zenginliğine zenginlik katan global kapitalist şirketler film sektörünü kullanarak karı koca'ya düşürdüğü çekirdek aileyi, birbirinden bağımsız kadın ve erkek haline getirmek istiyor. Böylece normalde bir arada yaşayan ailelerde bir buz dolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, araba hatta ev... aklınıza gelebilen ve satılabilen hemen hemen her ürün. Ama bireyler parça parça olursa her birinin kendine ev tutması bu evi eşyalarla doldurması, araba alması... gibi bir sürü alışveriş yapması gerekecektir. İçinde insan olmayan binalar evler, bahçeler...
Filme dönecek olursak, sanıyorum senaryonun en saf hali filmin adından da anlaşılacağı gibi "What Women Want (Kadınlar Ne İster)" Freud'un şu sözünden ilham alınarak yazılmış: "Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadınlar ne ister?" Yer yer kara mizaha, yer yer de dahiyane mizahi unsurlara başvurulan film, henüz başında bize derdini açıklama gayreti içine giriyor.Genelleme yaparsak hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde keşke aklından geçenleri duyabilsem dediği bir olguyu özenle kurgulayarak izleyicilerin önüne sunuyor. Kendinden bir şeyler olduğunu gören izleyicileri henüz başlarında yakalamayı başaran film, bir yandan ürün yerleştirmeleri bir yandan büyülü kurgusu ile izleyicilerin zihnine nüfuz etmeyi başarıyor. Filmde dikkatimi çeken bir diğer unsur ise, erkeğe yönelik öz eleştiri ve kadına yönelik aşağılama sayılabilecek nitelemeler olmuştur. Yer yer haklılık payı olsa da bütün kadın ve erkekleri genelleyerek yaptıkları benzetmeler, hassas insanları üzebilecek nitelikteydi. Kadınların yaftalama manyağı ve egoist, erkeklerin ise yalnızca kendi çıkarlarını düşünen anlayışsız ve narsistik eğilimli gösterilmesi izleyicilere bir şey anlatmaya çalışıyor. Bana göre her iki tarafa da verilmek istenen bu mesaj: "Eğer üzülmek istemiyorsan güvenme ve kesin emin olmadığın sürece EVLENME" Aile yapısını küçülterek zenginliğine zenginlik katan global kapitalist şirketler film sektörünü kullanarak karı koca'ya düşürdüğü çekirdek aileyi, birbirinden bağımsız kadın ve erkek haline getirmek istiyor. Böylece normalde bir arada yaşayan ailelerde bir buz dolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, araba hatta ev... aklınıza gelebilen ve satılabilen hemen hemen her ürün. Ama bireyler parça parça olursa her birinin kendine ev tutması bu evi eşyalarla doldurması, araba alması... gibi bir sürü alışveriş yapması gerekecektir. İçinde insan olmayan binalar evler, bahçeler...
Fazla kopmadan filme geri dönecek olursak, bir sahnede patronunun yeni küba purosunu denemek için çalışanlarına teklif yapması ve sigara içmediği için zor durumda kalan bir çalışan izleyenlerin bilinç altına sigara içmediği için bu gibi zor durumda kalabileceği mesajı vererek sigara şirketleri ile yaptığı anlaşmaya bağlı kalıyor. İş dünyası demişken, şirkette yöneticiler ve çalışanlar arasında geçen acımasızlıklara ışık tutan film iş dünyasının gerçek yüzüne de ışık tutmayı ihmal etmiyor. Ayrıca Marisa Tomei'nin mükemmel oyunculuk performansına değinmeden geçmek oyuncuya büyük haksızlık olurdu. Karakterini olduğundan çok daha iyi oynamayı başaran, hem fiziğini hem sesini hem de mimiklerini kullanarak dakikalara onlarca mesajı sığdırmayı başaran ender performanslardan birini gerçekleştirdi. Sonuç olarak hizmet etmesi beklenen her türlü amaca fazlasıyla hizmet eden bu film izleyenlerine yaptığı eleştiriler ile kafalarında bir çok soru işareti oluşmasını sağlıyor. Kadın erkek ilişkilerinin, çağın en büyük sorunlarından biri hatta belkide en büyük sorunu olduğunu dahi düşünebiliriz. Film de verilmek istenen ve/veya benim aldığım mesaj, hem kadının hem de erkeğin birbirine gerçek anlamda bakmadığı, gerçek anlamda dinlemediği, olması gerektiği gibi hissetmediği ve hak ettiği gibi sevmediği sonucudur. Sürekli karşımızdakinden şikayet etmek yerine biraz dinlemeye çalışsak, sonucunda belkide çok büyük kırgınlıklara acılara sebep olacak ayrılıkları, çatışmaları önleyebilirdik. Sürekli kendine bakan, kendi söylediklerini dinleyen, kendini seven, kendi duygularını önemseyen insanlar bana göre hiç bir zaman tam anlamıyla mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başaramaz.
Teşekkürler, Alperen Şeker.
2 Haziran 2013 Pazar
Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler-Thank You for Smoking (film) / Jason Reitman
Christopher Buckley'nin kaleme aldığı Thank You For Smoking, Jason Reitman tarafından beyazperdeye uyarlanmıştır. Film'in yazarı ya da yönetmeni hakkında bilgi vermeden filmi açıklamaya çalışalım.Film'in başında konuşmaya başlayan kişi konuşmasının sonunda dinleyicilerin kafasını karıştırarak şu mesajı verir. Ben iyi biriyim bana güvenebilirsiniz, sigaranın sağlığa zararlı olduğuna inanmıyorum hayatım boyunca içtim ama hala ölmedim. Devamında deyim oluşturmaya çalışarak, dinleyenlerin bilinç altına; beklerken, canın sıkılırken sigara iç mesajı veriliyor. Filmin başında işin püf noktasını izleyiciye keşfettirme çabasına girilmeye çalışılmıştır ama aksi dahi olsa izleyici mesajları fark etmeyip etkisinde kalsa da devamında bu giderilmeye çalışılıyor. Görüntünün girdiği sırada insanların sigaradan nefret etmesine ve bütün zararlarını bilmesine rağmen, doğru kelimeler ve hitabet sanatı ile nasıl ikna edilebileceği gösteriliyor. Film her ne kadar daha çok sigara üzerinde yoğunlaşsa da izleyenlerin sigara ve türevleri gibi topluma zararlı ürünlerden para kazanan bütün şirketlerin hemen hemen aynı çalışmaları yaptığını bilmesi önem arz ediyor. Bu sayede genellemeler yapılarak toplumun nasıl kandırıldığı anlaşılabilir. Filmde sigara gibi halkın sağlığına ciddi zararları olan ürünleri satan firmalar kazançlarının kayda değer bir bölümünü lobi ve araştırma çalışmalarına harcadıkları söylenmektedir. Bu şirkette çalışanlar genel olarak en zeki kişiler olduğu için olası karışıklıklardan bir şekilde kurtulmayı başarmakta ve bahaneler ile devamlılıklarını sağlamaktalar. Bu güne dek sigara tüketimini arttıran sebepler arasından en çok etkili olan 'Rejim, Savaş ve Sinema'dan bahsedilmektedir. Özellikle sinemanın her türlü propaganda, reklam ya da kültür emperyalizmi açısından ne denli büyük bir faktör olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım.
Filmin devamında sigara ile başlayana kara mizaha Alkol ve Silah'da dahil olmaktadır. Kitleler ile dalga geçercesine nasıl kandırdıklarını anlatan bir yandan iğneleyen bir yandan güldüren sahneler de baskın bir ders veriliyor. 'Sinema, Televizyon ve Medya ile kitlelere her türlü pisliği güzelmiş gibi sunabilirsin.' Film'in belkide en çok dikkat çeken kısmı olan vanilya ve kakao arasındaki tartışmada çocuğa verilen derstir. Sonrasında adam kaçırma ve belki de tarihte görülen en yaratıcı öldürme girişimi ile karşılaşıyoruz ama bunun tam olarak ne anlama geldiği konusunda şüphelerim var. Sanırım filme uyarlanırken kitabın bazı bölümleri kesilince bu sahnelerde boşluklar oluşmuş. Her neyse filmin finali yaklaştıkça etik kavramı irdelenmeye başlanıyor ve izleyicilere kendilerini sorgulamaları için uç noktada da olsa örnekler veriliyor. Lakin film sonrası izleyicilerde oluşan etkiler gözetildiğinde kitlelerde iki tip etki görülmesi dikkat çekmektedir. Tutumunu değiştirmek için haklı görenler ve tutumlarını devam ettirmek için bahane bulanlar. Yani demem o ki film tam anlamıyla amacına hizmet etmemiş. İzleyicilere son olarak filmin kahramanı ve benzer işi yapanların o işi yaptıkları ve birilerinin yapmaya devam edecekleri belirtilerek, dikkatli olmaları, kandırılmamaları ve mümkünse bu durumla savaşmaları isteniyor.Filmde ürün yerleştirmesinden bahsedip buna rağmen bir kaç ürün yerleştirmesinin olması bana her ne kadar ironik gelse de doğru bakanlar için mesaj içinde mesaj olarak kabul edilebilir. Durumun ne denli kontrolden çıktığı ve retoriğin, doğru argüman kurmanın toplumlarda oluşturabileceği yıkımın sadece gölgesini gördük. Kapitalizme ve kültür emperyalizmine hizmet edenlerin etikten yoksun olmalarını, insan hayatına ve özgürlüğüne hiçbir şekilde saygı göstermediklerini anladık. Umarım bu ve bunun gibi filmler izleyiciler tarafından doğru anlaşılıp amaçladıkları titreşimi gerçekleştirerek toplumun bilinçlenmesini sağlayabilirler.
23 Mayıs 2013 Perşembe
Necip Fazıl Kısakürek - İdeolocya Örgüsü
İncelemeye başlamadan önce yazarın hayatını kısaca anımsayalım. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan N.F.K henüz çocukluk dönemlerinde hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kalarak ve kaybetme duygusu ile küçük yaşta tanışarak hayata başlamıştır. Çocukluk döneminde yaşadıkları ve dedesinin yoğun sevgisi dolayısıyla yaptığı hatalar hep hoş görülmüştür. Çocukluk döneminde otorite figürü ile karşılaşmadan büyüyen Kısakürek, gençlik yıllarında başına buyrukluğu ve yaramazlıkları sebebiyle çeşitli sıkıntılı dönemlerden geçecektir. Yazarın istediği bir çok şeyi yapabilmesine el veren zekası ve aileden ayrı olduğu dönemlerdeki çevre etkileri yazarın benliğinde tahribata yol açmıştır. Gençlik ve çocukluk döneminde karşılaştığı etkiler, yazarı sindirmek yerine daha fazla güçlendirmiştir. Sonraki dönemde annesinin kaybını kabul etmek yerine annesini gururlandırmak için dileğini yerine getirmeyi kendisine görev edinmiş ve yazınsal türde çok başarılı eserler vermiştir. Zekasını daha etkili kullanabildiği bu alanda kısa zamanda kitleleri arkasına almayı başaran Kısakürek, siyasette de oldukça etkili olmuştur. Kalemini her geçen gün biraz daha güçlendiren ve sözleri bir silah misali kullanan yazar, bazen birbirine zıt sayılabilecek konularda dahi desteklediği tarafın yücelticisi, eleştirdiği tarafın ise korkulu rüyası haline gelmiştir. Yazar, hayatının bir dönemini özellikle Yahudi ve Mason tehlikesini anlamaya, anlatmaya ve çözüm bulmaya adamıştır. Hayatı boyunca bir çok başarılı esere ve işe imzasını atan N.F.K özellikle son dönemlerinde günümüz siyasetini dahi etkileyebilecek yazılar yayınlamış seminerler vermiştir. Sonuç olarak dehasını her alanda konuşturan yazar, basın yayının ve etkili bir zekanın hangi tarafta olursa olsun çok etkili olabildiğini kanıtlamıştır.Belirtmekte fayda var, Necip Fazıl Kısakürek'in kendine has yazım tekniği dolayısıyla eserlerini bir bütün olarak detaylı bir şekilde incelemek çok güç. O nedenle elimden geldiğince eserin dikkat çeken ve bilinmeyen yönlerine ışık tutmaya çalışacağım.
Yazıma, bu kitabın Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmış en başarılı bir kaç eserden biri olduğunu hatırlatarak başlamak istiyorum. Bu kitabın bir diğer özelliği ise, bir dönem sonrası yazdığı hemen hemen bütün eserlerinin elekten geçirilip, kısaltılıp, geliştirilmesi ile oluşmasıdır. 576 sayfalık bu kitap binlerce sayfanın ve yoğun yaşanmışlıkların özü olacak şekilde kaleme alınmıştır. İçeriğinin çok yoğun olması nedeniyle önemli noktalarına değinmem bile sayfalarca yazmama sebep olacaktır. Bu nedenle sadece ana hatlarından ve kaleme alınma amacından bahsedeceğim. Kısakürek, henüz eserin başında fikirlerinin merkezine koyduğu Doğu-Batı çatışmasını tarihsel olay ve örneklerle sunmaya başlıyor. Burada çatışma kelimesi belkide akla gelen bütün anlamlarını aynı anda karşılamaktadır. Sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi, askeri... ve daha sayamadığımız bir çok anlamda sayısız ve yerinde örneklerle önümüze sunuluyor. 45 yıllar ve sonrası gerçekleşen olaylarda ülkenin bir çok yönden değiştirilmeye zorlandığını dile getiren yazar ayrıca inkılapları ve uygulayıcılarını ağır bir dille eleştirmektedir. Türk ırkının tarihini iki parçaya ayıran yazar ilk parçasında doğunun temsilcisi olarak batıyı çiğnediğini, ikincisinde ise doğunun temsilcisi olarak kendisini batıya çiğnettiğini ve bunun sebebini doğunun temsilcisi olarak batıyı çiğnemenin bitmiş olması olarak göstermektedir. Başta komunizm ve faşizm olmak üzere kapitalizm ve liberalizm hakkındaki görüşlerini paylaşan Kısakürek, hepsinin insanların memnun olmadığı düzenin değiştirilip daha güzel bir düzen getirilmesi vaadiyle kandırılması yolunda araç olarak kullanıldığını asıl amacın insanların, insanlığın ve ruhların daha fazla sömürülmesi olduğunu açıklamıştır. Yazar iyiye, doğruya ve güzele dair ne varsa yok edilerek inşa edilen bu yeni dünya düzeninde düzeni hazırlayanlara yardım edenler olmamamız konusunda okuyucularını uyarıyor. Ve kurtuluş olarak İslam'ı gösteriyor. 4. bölümün tamamında boşluğa yer vermeyecek şekilde ana hatlarıyla İslamı anlatan Kısakürek, söyledikleri ile inancın bozulmamış gerçek halini anlatarak ne denli bozulduğu konusunda okuyucularına ders veriyor. İslamın bozulmaya başlamasını genel olarak Kanuni devri ile ele alan yazar, Şeyhülislam'ların bir şura tarafından tayin edilirken padişah tarafından bir memur misali tayin edilmesi ile açıklamıştır. Tanzimat ve Meşrutiyet devrinde bu bozulmanın hızlandığını, son dönemde ise artarak devam ettiğinden bahsetmiştir.Sahte sofileri ve İslam'a zarar veren din adamlarını eleştiren yazar bu kişilerin en büyük tehlike olduğu konusunda okuyucularını uyarmaktadır. Kitabının devamında bütün bu durumu değiştirecek kişiyi beklediğini dile getiren yazar, ancak bu kişinin ülkeye şeriat'i getirebileceğini söylemektedir. Bu kişinin dünyada yayılmadan önce Türkiye'de yayılmaya başlaması ve İslami Sermaye ile bütün iç ve dış vasıtaların harekete geçmesi, bütünleşmesi sonucu bu inkılabın gerçekleşmesinin gerektiğini söylemektedir. Bu kısımdan kitabın sonuna kadar beklediği bu inkılabın ülke ve toplum açısından her türlü alanda yönlerini belirleyen Kısakürek, adeta bu beklenen kişiye bir yol haritası çizmiştir. En ince detayına kadar yapılması gerekenler bir bir açıklayan yazar, cemaatin önemine değinerek iç ve dış düşman Yahudi tehlikesine karşı da okurlarını uyarmaktadır. Kitabın sonunda okuyucu kitlesini kast ederek, yapmaları gereken fedakarlıklardan söz edip asıl örnek alması gereken kişilerden bahsetmiştir. Gençleri harekete geçirmek için söz sanatını özenle kullanan Kısakürek, eserin yazıldığı dönem göz önüne alınıp günümüz incelendiğinde amacını gerçekleştirmeye başlamıştır. Kitabın sonunda yazar şu kelimeleri ile özetlemeye çalışıyor, "İslam, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu ancak Türkiyede düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait ilahi bir ihtar" Sonuç olarak bir dehanın, daha büyük bir planın başlangıç aşamasını bu kitap yolu ile gerçekleştirdiğini görüyoruz. O dönem yaktığı ateş gün be gün Türkiye'de ve Dünyada büyüyerek yayılmaya devam etmektedir.
Gary Small - Gigi Vorgan BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ
Anımsatmak amacıyla kısaca yazarların hayatından bahsedelim, kimdir Gary Small ve Gigi Vorgan. Gary Small eşi Gigi Vorgan ile tanışıp evlenene kadar çok başarılı bir eğitim hayatı geçirmiştir. Psikiyatrist olan Small ilk olarak üniversitede sınıf birincisi olarak dikkat çekmiş ve bütün hayatı boyunca alanında bir çok başarılı işe imza atmıştır. Yazar olan Gigi Vorgan ile tanışıncaya dek çok başarılı bir psikiyatrist olan Small, Gigi Vorgan ile evlendikten sonra aynı zamanda başarılı bir yazar da olmuştur. Yazar olan Vorgan ile evlenip deneyimlerini ve bilgilerini kitaplaştırıp yayınlatan Small, kısa sürede dikkat çekmeyi başarmış ve bir biri ardına kitaplar yayınlatmaya başlamıştır. Bunun dışında yazarların hayatına dair elle tutulur pek bir bilgi yok, bu nedenle daha çok esere odaklanmaya çalışacağım.

Esere gelecek olursak. Kitap Vorgan'ın sonradan dahil olmasıyla yazarların da içinde bulunduğu Small'ın kronolojik olarak tedavisini gerçekleştirdiği hastalarıyla olan deneyimlerinden oluşmaktadır. Henüz kitabın önsözünde duruma açıklık getirmeye çalışan yazarlar, okuyuculara ABD'de her yıl yaklaşık altmış milyon yetişkinin zihinsel bir hastalık yaşadığını fakat bu hastaların tedavi olmaktan kaçındıklarını bildiriyor. Böylece yazarlar toplumun dikkatini kitaba çekerek kitap boyunca değiştirmek ya da pekiştirmek istedikleri tutumlar için ikna çabasına girişiyor. Kitabın birinci bölümünde, Small'ın hayatını okuyarak onu neden ciddiye almamız gerektiği sorusunun cevabı veriliyor. İlk hasta tedavisinde psikolojinin bazen hiç istemeyeceğimiz sonuçlara varabileceği, insanları utandırabileceği ve hatta kişiye istemediği şeyleri yaptırabileceği mesajı veriliyor. Ayrıca hastanın sosyal geçmişinden örnekler verilerek okuyucunun kendisinden bir şeyler bulması hasta ile empati kurması isteniyor. Sanıyorum bu sayede eser, durumun ciddiyetini fark ettirmeye başlayıp hastalar ile aramızda bir bağ kurmaya ve tam anlamıyla sindirerek yaşayarak kendisini okutturuyor. İkinci bölümde ilk bölümde verilen telkinler desteklenirken aynı zamanda fiziksel hastalıkların da psikolojik hastalığa sebep olabileceği ve kontrol altına alınmadığı takdirde kişileri zor durumda bırakabileceği altı çizilerek söyleniyor. Bölüm sonunda ise verilen bu mesaj psikiyatristlerin zihinsel olduğu kadar fiziksel hastalıklara da yardımı olduğu belirtiliyor. Üçüncü bölümde durumun ciddiyetini anlatabilmek için uç noktada bir örnek veriliyor ve eğer gerektiğinde psikiyatrist yardımı almazsan kendine kolayca zarar verebilirsin deniliyor. Hastalar için mutlu sonla biten bölüm sonları ile de okuyucuların psikiyatriye olan ön yargıları kırılmaya çalışılıyor.
Toplam 15 bölümden oluşan kitap, her bölümde verdiği mesajları güçlendirmekle kalmıyor hastayı ikna ederken bir yandan da yeni mesajlarla yoluna devam ediyor. Kitap ile bütünleştirilmiş ürün yerleştirmeler ile reklamın artık kitaplara kadar girebildiğini görebiliyoruz.(bknz. starbucks vb.) Bölümler ilerledikçe zihinsel hastalık belirtilerinin hemen hemen hepsine dem vurularak okuyucuların bir şekilde ortak nokta bulması sağlanmaktadır. Bu sayede okuyucuların psikiyatriste ve psikoloji bilimine olan ön yargısı kırılacak ve şimdiye kadar görmezden geldiği sorunları gün yüzüne çıkarılacaktır. Kitabın sonlarına doğru zihinsel hastalıkların yıkıcı etkileri artacak aynı zamanda psikiyatrist'in psikolog'dan neden üstün olduğu açıklanacaktır. Kitabın sonunda ise "bana bir şey olmaz" kalıbı ünlü bir psikanalist ve psikiyatrist olan doktorun dahi zihinsel hastalık geçirebileceği mesajı ile paramparça ediliyor. Sonsöz kısmında ise yazar, kitap boyunca okuyucularının zihnine özenle yerleştirdiği mesajları açarak psikiyatri dalına olan ön yargıyı, sanki keşfettirmişcesine okuyucusuna kırdırıyor. Esere genel olarak bakacak olursak, yazarlar kendi reklamlarını ürün yerleştirmesi yaptığı markaların reklamlarını, psikiyatri biliminin reklamını başarılı bir şekilde yapıyor ve kırmak istediği ön yargıları parçalayarak insanların bu bilimden faydalanmasını sağlıyor. Yazarların çok zeki olduğunu söylememe gerek olduğunu sanmıyorum zaten başarıyla dolu hayat hikayeleri ve bu kitap ile yapmaya çalıştıkları ve yaptıkları bize her şeyi açıklıyor. Sonuç olarak bu bilime ön yargısı olan herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bölüm bölüm ve yaşanmış hikayelerden alınmış olması ve Gary Small ile Gigi Vorgan'ın güçlerini birleştirerek yazması dolayısıyla keyifli bir eser olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Esere gelecek olursak. Kitap Vorgan'ın sonradan dahil olmasıyla yazarların da içinde bulunduğu Small'ın kronolojik olarak tedavisini gerçekleştirdiği hastalarıyla olan deneyimlerinden oluşmaktadır. Henüz kitabın önsözünde duruma açıklık getirmeye çalışan yazarlar, okuyuculara ABD'de her yıl yaklaşık altmış milyon yetişkinin zihinsel bir hastalık yaşadığını fakat bu hastaların tedavi olmaktan kaçındıklarını bildiriyor. Böylece yazarlar toplumun dikkatini kitaba çekerek kitap boyunca değiştirmek ya da pekiştirmek istedikleri tutumlar için ikna çabasına girişiyor. Kitabın birinci bölümünde, Small'ın hayatını okuyarak onu neden ciddiye almamız gerektiği sorusunun cevabı veriliyor. İlk hasta tedavisinde psikolojinin bazen hiç istemeyeceğimiz sonuçlara varabileceği, insanları utandırabileceği ve hatta kişiye istemediği şeyleri yaptırabileceği mesajı veriliyor. Ayrıca hastanın sosyal geçmişinden örnekler verilerek okuyucunun kendisinden bir şeyler bulması hasta ile empati kurması isteniyor. Sanıyorum bu sayede eser, durumun ciddiyetini fark ettirmeye başlayıp hastalar ile aramızda bir bağ kurmaya ve tam anlamıyla sindirerek yaşayarak kendisini okutturuyor. İkinci bölümde ilk bölümde verilen telkinler desteklenirken aynı zamanda fiziksel hastalıkların da psikolojik hastalığa sebep olabileceği ve kontrol altına alınmadığı takdirde kişileri zor durumda bırakabileceği altı çizilerek söyleniyor. Bölüm sonunda ise verilen bu mesaj psikiyatristlerin zihinsel olduğu kadar fiziksel hastalıklara da yardımı olduğu belirtiliyor. Üçüncü bölümde durumun ciddiyetini anlatabilmek için uç noktada bir örnek veriliyor ve eğer gerektiğinde psikiyatrist yardımı almazsan kendine kolayca zarar verebilirsin deniliyor. Hastalar için mutlu sonla biten bölüm sonları ile de okuyucuların psikiyatriye olan ön yargıları kırılmaya çalışılıyor.
Toplam 15 bölümden oluşan kitap, her bölümde verdiği mesajları güçlendirmekle kalmıyor hastayı ikna ederken bir yandan da yeni mesajlarla yoluna devam ediyor. Kitap ile bütünleştirilmiş ürün yerleştirmeler ile reklamın artık kitaplara kadar girebildiğini görebiliyoruz.(bknz. starbucks vb.) Bölümler ilerledikçe zihinsel hastalık belirtilerinin hemen hemen hepsine dem vurularak okuyucuların bir şekilde ortak nokta bulması sağlanmaktadır. Bu sayede okuyucuların psikiyatriste ve psikoloji bilimine olan ön yargısı kırılacak ve şimdiye kadar görmezden geldiği sorunları gün yüzüne çıkarılacaktır. Kitabın sonlarına doğru zihinsel hastalıkların yıkıcı etkileri artacak aynı zamanda psikiyatrist'in psikolog'dan neden üstün olduğu açıklanacaktır. Kitabın sonunda ise "bana bir şey olmaz" kalıbı ünlü bir psikanalist ve psikiyatrist olan doktorun dahi zihinsel hastalık geçirebileceği mesajı ile paramparça ediliyor. Sonsöz kısmında ise yazar, kitap boyunca okuyucularının zihnine özenle yerleştirdiği mesajları açarak psikiyatri dalına olan ön yargıyı, sanki keşfettirmişcesine okuyucusuna kırdırıyor. Esere genel olarak bakacak olursak, yazarlar kendi reklamlarını ürün yerleştirmesi yaptığı markaların reklamlarını, psikiyatri biliminin reklamını başarılı bir şekilde yapıyor ve kırmak istediği ön yargıları parçalayarak insanların bu bilimden faydalanmasını sağlıyor. Yazarların çok zeki olduğunu söylememe gerek olduğunu sanmıyorum zaten başarıyla dolu hayat hikayeleri ve bu kitap ile yapmaya çalıştıkları ve yaptıkları bize her şeyi açıklıyor. Sonuç olarak bu bilime ön yargısı olan herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bölüm bölüm ve yaşanmış hikayelerden alınmış olması ve Gary Small ile Gigi Vorgan'ın güçlerini birleştirerek yazması dolayısıyla keyifli bir eser olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
20 Mayıs 2013 Pazartesi
Necip Fazıl Kısakürek - Yahudilik Masonluk Dönmelik
Arkadaşımın ricası ile, hayatı ve eserleri dolayısıyla halen tartışılmaya devam eden Necip Fazıl Kısakürek'i anlamaya çalışmak için dikkat çeken eserlerinden, Yahudilik Masonluk Dönmelik adlı kitabını elimden geldiğince analiz etmeye çalışacağım. N.F.K Türkiye'nin analiz edilmesi hatta anlaşılması en güç kişilerinden biridir. O nedenle olabildiğince eleştiriye mahal veren kısımlarının üstünden geçerek anlatmaya çalışacağım.
Her zamanki gibi eserini incelemeye başlamadan önce yazarın hayatını kısaca anımsayalım. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan N.F.K henüz çocukluk dönemlerinde hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kalarak ve kaybetme duygusu ile küçük yaşta tanışarak hayata başlamıştır. Çocukluk döneminde yaşadıkları ve dedesinin yoğun sevgisi dolayısıyla yaptığı hatalar hep hoş görülmüştür. Çocukluk döneminde otorite figürü ile karşılaşmadan büyüyen Kısakürek, gençlik yıllarında başına buyrukluğu ve yaramazlıkları sebebiyle çeşitli sıkıntılı dönemlerden geçecektir. Yazarın istediği bir çok şeyi yapabilmesine el veren zekası ve aileden ayrı olduğu dönemlerdeki çevre etkileri yazarın benliğinde tahribata yol açmıştır. Gençlik ve çocukluk döneminde karşılaştığı etkiler, yazarı sindirmek yerine daha fazla güçlendirmiştir. Sonraki dönemde annesinin kaybını kabul etmek yerine annesini gururlandırmak için dileğini yerine getirmeyi kendisine görev edinmiş ve yazınsal türde çok başarılı eserler vermiştir. Zekasını daha etkili kullanabildiği bu alanda kısa zamanda kitleleri arkasına almayı başaran Kısakürek, siyasette de oldukça etkili olmuştur. Kalemini her geçen gün biraz daha güçlendiren ve sözleri bir silah misali kullanan yazar, bazen birbirine zıt sayılabilecek konularda dahi desteklediği tarafın yücelticisi, eleştirdiği tarafın ise korkulu rüyası haline gelmiştir. Yazar, hayatının bir dönemini özellikle Yahudi ve Mason tehlikesini anlamaya, anlatmaya ve çözüm bulmaya adamıştır. Hayatı boyunca bir çok başarılı esere ve işe imzasını atan N.F.K özellikle son dönemlerinde günümüz siyasetini dahi etkileyebilecek yazılar yayınlamış seminerler vermiştir. Sonuç olarak dehasını her alanda konuşturan yazar, basın yayının ve etkili bir zekanın hangi tarafta olursa olsun çok etkili olabildiğini kanıtlamıştır.
Eserine geçmeden önce belirtmekte fayda var "Yahudilik Masonluk Dönmelik" kitabı Necip Fazıl Kısakürek tarafından Büyük Doğu dergilerinde yayınlanmış konuya dair yazılarından derlenmiştir. Bu nedenle kitapta anlam bütünlüğü bulamamayı hoş görmenizi tavsiye ediyorum.
Eserin henüz başında yazar, Yahudilerin nihai amaçlarının yazılı olduğu kitapların ortaya çıkması ile bilinen bir gerçeğin kesinleştiğini kitaptaki notlar ile gözler önüne sererek adeta bu amaçları, gözünü kapamakta direten ve tehlikeyi görmezden gelen kişilerin gözüne sokmuştur. Yahudilerin, bilinenlerin aksine iktidara gelecek siyasi rejimi kontrolü altına almasının yanı sıra amaçlarını garantileyebilmek ve bu amaçlara daha hızlı erişebilmek için muhalif rejimleri de kontrolü altına alması dikkat çekmektedir. Dikkat çeken bir diğer unsur da basın yayının etkilerinin farkında olan Yahudilerin basın yayının büyük bir bölümünü kontrol altında tutarak halkı dilediğince yönetmesidir. "Hiç değilse bir gazetemiz bizim fikirlerimize taban tabana zıt olacaktır" bu sayede kendimizi kendimiz eleştirerek siyasetin kontrollü şekillenmesi daha rahat sağlanacaktır. Sanatı ve sporu halkı uyutmak amacıyla kullanmaktadırlar. Dünyadaki altın rezervlerinin kontrolünü elinde tutan ve bu rezervlerle ekonomisini ele geçirdiği ulusların kanını emen Yahudiler ekonomiyi basını ve siyasi rejimi kontrolü altında tutarak büyümelerini hızlandırarak devam ettirmektedirler. Kısakürek, yazılarının devamında herkes tarafından bilinen ünlü Yahudilere ve yaptıklarını ışık tutup yaptıklarının ne denli büyük tahribatlara sebep olduğundan bahsetmiştir. Yazar, konuyu arkadaşları ile tartışarak açıklığa kavuşturmaya çalıştıkları söyleşide konunun ciddiyetinin altını çizmiş ve tüm dünyaya salgın gibi yayıldıklarından bahsetmiştir.Kitabın devamında Yahudilerin ülkelerdeki etkilerinden ve faaliyetlerinden bahseden yazar Yahudilerin Türk tarihindeki etkilerinden bahsetmeyi de ihmal etmemiştir. Burada dikkatimi çeken kısım İstanbul Üniversitesi'nin eski ve meşhur Yahudi Profesörlerinden Avram Galanti'nin sözleri ile Abdulhamid'in neden Yahudi intikamına uğradığını açıklamaya çalışmasıdır. (Yahudi Abdulhamid ilişkileri kitabın devamında daha detaylı ele alınmıştır)
Kitabın ikinci bölümünde Masonların kuruluşu, amaçları ve yaptıklarını açıklayan yazar Türkiye'deki mason teşkilatını açıklayarak ne denli içimize girmişler dercesine okuyucusuna ders vermektedir. "Dünyayı idare edenler, zahirde iktidar mevkilerinde hükümran olanlar değil, kulislerin arkasında bulunanlardır!" Benyamin İsrael'in söylediği bu söz henüz o yıllarda iplerin Yahudilerin elinde olduğunu gözler önüne sererek artık yapacak hiçbir şeyiniz yok mesajı verilmiştir. 2. bölümün sonlarına doğru Türkiye'deki masonların isimlerinin açıklandığı görülmektedir.
Kitabın üçüncü ve son bölümünde kısaca "Dönmelik" konusunu işlemiş ve sıkça Sabatay Sevi üzerinde durmuştur. Dönmelerin Türkler arasında kolayca görünmez olabilmesi ve bu sayede daha etkili ve kolay hareket etmesi yazar tarafından asıl tehlike olarak kabul edilmiş ticari, sanayi ve siyasi hayata hakim olmaları dolayısıyla Türk'ü çürütme gayelerini hiç bir zaman ihmal etmediklerini açıklamıştır.
Eserin, dergide yayınlanan yazıların kitap haline getirilmiş olması açıklamayı oldukça zorlaştırmıştır. Elimden geldiğince olayları neden sonuç ilişkisi çerçevesinde yazarın asıl niyetini göz önünde bulundurarak açıklamaya çalıştım. Hata ettiysem şimdiden affola, saygılar sevgiler.
Her zamanki gibi eserini incelemeye başlamadan önce yazarın hayatını kısaca anımsayalım. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan N.F.K henüz çocukluk dönemlerinde hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kalarak ve kaybetme duygusu ile küçük yaşta tanışarak hayata başlamıştır. Çocukluk döneminde yaşadıkları ve dedesinin yoğun sevgisi dolayısıyla yaptığı hatalar hep hoş görülmüştür. Çocukluk döneminde otorite figürü ile karşılaşmadan büyüyen Kısakürek, gençlik yıllarında başına buyrukluğu ve yaramazlıkları sebebiyle çeşitli sıkıntılı dönemlerden geçecektir. Yazarın istediği bir çok şeyi yapabilmesine el veren zekası ve aileden ayrı olduğu dönemlerdeki çevre etkileri yazarın benliğinde tahribata yol açmıştır. Gençlik ve çocukluk döneminde karşılaştığı etkiler, yazarı sindirmek yerine daha fazla güçlendirmiştir. Sonraki dönemde annesinin kaybını kabul etmek yerine annesini gururlandırmak için dileğini yerine getirmeyi kendisine görev edinmiş ve yazınsal türde çok başarılı eserler vermiştir. Zekasını daha etkili kullanabildiği bu alanda kısa zamanda kitleleri arkasına almayı başaran Kısakürek, siyasette de oldukça etkili olmuştur. Kalemini her geçen gün biraz daha güçlendiren ve sözleri bir silah misali kullanan yazar, bazen birbirine zıt sayılabilecek konularda dahi desteklediği tarafın yücelticisi, eleştirdiği tarafın ise korkulu rüyası haline gelmiştir. Yazar, hayatının bir dönemini özellikle Yahudi ve Mason tehlikesini anlamaya, anlatmaya ve çözüm bulmaya adamıştır. Hayatı boyunca bir çok başarılı esere ve işe imzasını atan N.F.K özellikle son dönemlerinde günümüz siyasetini dahi etkileyebilecek yazılar yayınlamış seminerler vermiştir. Sonuç olarak dehasını her alanda konuşturan yazar, basın yayının ve etkili bir zekanın hangi tarafta olursa olsun çok etkili olabildiğini kanıtlamıştır.Eserine geçmeden önce belirtmekte fayda var "Yahudilik Masonluk Dönmelik" kitabı Necip Fazıl Kısakürek tarafından Büyük Doğu dergilerinde yayınlanmış konuya dair yazılarından derlenmiştir. Bu nedenle kitapta anlam bütünlüğü bulamamayı hoş görmenizi tavsiye ediyorum.
Eserin henüz başında yazar, Yahudilerin nihai amaçlarının yazılı olduğu kitapların ortaya çıkması ile bilinen bir gerçeğin kesinleştiğini kitaptaki notlar ile gözler önüne sererek adeta bu amaçları, gözünü kapamakta direten ve tehlikeyi görmezden gelen kişilerin gözüne sokmuştur. Yahudilerin, bilinenlerin aksine iktidara gelecek siyasi rejimi kontrolü altına almasının yanı sıra amaçlarını garantileyebilmek ve bu amaçlara daha hızlı erişebilmek için muhalif rejimleri de kontrolü altına alması dikkat çekmektedir. Dikkat çeken bir diğer unsur da basın yayının etkilerinin farkında olan Yahudilerin basın yayının büyük bir bölümünü kontrol altında tutarak halkı dilediğince yönetmesidir. "Hiç değilse bir gazetemiz bizim fikirlerimize taban tabana zıt olacaktır" bu sayede kendimizi kendimiz eleştirerek siyasetin kontrollü şekillenmesi daha rahat sağlanacaktır. Sanatı ve sporu halkı uyutmak amacıyla kullanmaktadırlar. Dünyadaki altın rezervlerinin kontrolünü elinde tutan ve bu rezervlerle ekonomisini ele geçirdiği ulusların kanını emen Yahudiler ekonomiyi basını ve siyasi rejimi kontrolü altında tutarak büyümelerini hızlandırarak devam ettirmektedirler. Kısakürek, yazılarının devamında herkes tarafından bilinen ünlü Yahudilere ve yaptıklarını ışık tutup yaptıklarının ne denli büyük tahribatlara sebep olduğundan bahsetmiştir. Yazar, konuyu arkadaşları ile tartışarak açıklığa kavuşturmaya çalıştıkları söyleşide konunun ciddiyetinin altını çizmiş ve tüm dünyaya salgın gibi yayıldıklarından bahsetmiştir.Kitabın devamında Yahudilerin ülkelerdeki etkilerinden ve faaliyetlerinden bahseden yazar Yahudilerin Türk tarihindeki etkilerinden bahsetmeyi de ihmal etmemiştir. Burada dikkatimi çeken kısım İstanbul Üniversitesi'nin eski ve meşhur Yahudi Profesörlerinden Avram Galanti'nin sözleri ile Abdulhamid'in neden Yahudi intikamına uğradığını açıklamaya çalışmasıdır. (Yahudi Abdulhamid ilişkileri kitabın devamında daha detaylı ele alınmıştır)
Kitabın ikinci bölümünde Masonların kuruluşu, amaçları ve yaptıklarını açıklayan yazar Türkiye'deki mason teşkilatını açıklayarak ne denli içimize girmişler dercesine okuyucusuna ders vermektedir. "Dünyayı idare edenler, zahirde iktidar mevkilerinde hükümran olanlar değil, kulislerin arkasında bulunanlardır!" Benyamin İsrael'in söylediği bu söz henüz o yıllarda iplerin Yahudilerin elinde olduğunu gözler önüne sererek artık yapacak hiçbir şeyiniz yok mesajı verilmiştir. 2. bölümün sonlarına doğru Türkiye'deki masonların isimlerinin açıklandığı görülmektedir.
Kitabın üçüncü ve son bölümünde kısaca "Dönmelik" konusunu işlemiş ve sıkça Sabatay Sevi üzerinde durmuştur. Dönmelerin Türkler arasında kolayca görünmez olabilmesi ve bu sayede daha etkili ve kolay hareket etmesi yazar tarafından asıl tehlike olarak kabul edilmiş ticari, sanayi ve siyasi hayata hakim olmaları dolayısıyla Türk'ü çürütme gayelerini hiç bir zaman ihmal etmediklerini açıklamıştır.
Eserin, dergide yayınlanan yazıların kitap haline getirilmiş olması açıklamayı oldukça zorlaştırmıştır. Elimden geldiğince olayları neden sonuç ilişkisi çerçevesinde yazarın asıl niyetini göz önünde bulundurarak açıklamaya çalıştım. Hata ettiysem şimdiden affola, saygılar sevgiler.
10 Mayıs 2013 Cuma
Peyami SAFA Fatih-Harbiye
Anımsatmak amacıyla kısaca yazarın hayatından bahsedecek olursak: Şair bir babanın oğlu olan Peyami Safa, hastalık ve yoksulluk ile geçirdiği çocukluk ve gençlik dönemlerinde içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan kurtulmak amacıyla özellikle yazılı türde bir çok iş yapmıştır. Bulunduğu sıkıntılı dönemi her ne kadar para amacıyla da olsa yazarak atlatmaya çalışan Safa, edebi açıdan yeterli olmasa da toplum tarafından beğenilen eserler vererek yaşadığı ekonomik bunalımı atlatmayı başarmıştır. Ekonomik bunalım sürecini atlatan ve kendini kanıtlamayı başaran yazar, sonrasında edebi açıdan çok başarılı eserler vererek adını ölümsüzleştirmeyi başarmıştır.
Eseri Fatih-Harbiye'de sıkça yaşamından izlere rastlamak mümkün. Özellikle yaptığı dahiyane psikolojik analizler ve kullandığı kendine has yazım tekniğiyle bana göre Türkiye'nin hatta Dünya'nın alanında en başarılı yazarlarından biridir. Tolstoy ve Dostoyevski gibi Rus yazarlardan hiç bir aşağı kalır yanı olmamasıyla birlikte benim gözümde bazı yönleri ile onlardan daha başarılı bile kabul edilebilir. Fatih-Harbiye'ye gelecek olursak genel olarak doğu ve batı arasındaki kültür çatışması üzerine yazıldığını söyleyebiliriz. Eserinde Batının tekniğinin alınmasını fakat kültüründen uzak durulmasını okunan her sayfada biraz daha güçlendirerek açıklamıştır. Günümüz gençliği ve yetişen yeni nesil düşünüldüğünde romanın kültür yozlaşmasına, kültür emperyalizmine karşı bir ilaç görevi üstlendiğini görebiliriz. Henüz kitabın yazıldığı yıllarda bu kültürel dönüşümü gözlemleyen yazar günümüzü ön görerek bir dizi nasihatler ile okuyucularının tutumunu olumlu yönde değiştirmeyi hedeflemiştir. Safa, (Kedi-Köpek/Doğu-Batı) gibi benzetmelerle olası bahanelere mahal vermeden derdini sert ama haklı bir üslup ile okuyucuları ile paylaşmaktadır. Kitapta özellikle dikkat edilmesi gereken noktanın mesaj içinde mesaj vererek tutumu değiştirmenin yanı sıra değiştirilen tutumun devamlılığını sağlama amacı güdülmesidir. Okuyucunun samimiyetini ve güvenini kazanabilmek amacıyla eserinde doğunun bazı yönlerini eleştirmeyi ihmal etmeyen yazar, sırf bu yüzden bütün iyi yönlerden vazgeçilemeyeceğini belirtmiş ve batının dahi doğu kültürüne hayranlığından bahsederek anlatımını güçlendirmiştir. Yazar, değerlerimize sahip çıkmamızın ve sahip olduğumuz kültürü zenginleştirmek yerine yeni kültür arayışı içine girmemizi bütün benliğiyle reddetmektedir. "Bizim bizden büyük düşmanımız yoktur" Her şeye rağmen Safa, kelimelerin gücüne inanıyor. Toplumu yozlaştıran ve kültürümüze uygulanan yabancı kültür bombardımandan kurtulmanın tek yolunun kültürümüzün anlaşılması ve anlatılması olduğunun altını çizmektedir. Genel olarak bakacak olursak yazarın eserini kaleme almasındaki nihai amacının o dönemlerde eşiğimizde olan ve kanser gibi hücrelerimize yayılmaya başlayan kültür emperyalizmine karşı önlem almaktır. Kitabın 1999 yılı 19. basımını okuyanlar dildeki değişimden bile bu kanserin ne denli yayılmış olduğuna şahit olabilir.
Safa, ayrıca doğu kültürünün yeterince tanınmamış ve tanıtılmamış olmasından şikayetçidir. Mevlana, Gazali, Farabi gibi hazinelere sahip çıkılmaması ve anlaşılmaya çalışılmamasını bütün benliği ile reddeden Safa, okurlarının tutumunu aksi yönde değiştirmeye çalışmaktadır. Bu durumu, Peyami Safa'nın Dostoyevski ve Tolstoy kadar iyi bir yazar olmasına karşın onlar kadar tanınmamış olmasına da bağlayabiliriz. Toplumumuzun bu kıymetli yazarının değerini anlayamaması ve hak ettiğinin çok azı kadar bile tanıtamaması ne kadar acı...
7 Mayıs 2013 Salı
Thomas MORE-UTOPİA
Öncelikle belirtmekte fayda var, inceleme gibi görünen bu yazı herkes tarafından anlaşılma amacı güdülerek yazılmamıştır. Anlaşılması için belli başlı konularda temeliniz olmalı ya da en azından yazarın hayatı hakkında yeterli sayılabilecek kadar bilgi sahibi olunmalıdır. Benim amacım yazarın geçmişi, görüşleri ve yapmak istedikleri arasında köprü kurarak neden sonuç ilişkisi çerçevesinde eseri hakkında çıkarımlarda bulunmaktır. Ayrıca bu yazıyı okumadan önce kitabı okuduysanız, yazı sonrası farkı görüp kitaplara bakış açınızı yeniden şekillendirebilmeniz için kitabı yeniden okumanızı öneririm. Temennim, bu (inceleme demek istemiyorum), (tam olarak kelimenin karşılığı olmasa da) çıkarım sayesinde kitap okuma alışkanlığınızı değiştirip yeni bir bakış açısı ile sonrasında okuyacağınız her kitaptan maksimum keyif ve anlam çıkarmanızdır.
Anımsatmak amacıyla kısaca yazarın hayatından bahsedecek olursak: Thomas More hukukçu bir babanın oğlu olması dolayısıyla iyi bir eğitim alarak rahat bir çocukluk geçirir. Babası tarafından henüz çocukluk dönemlerinde verilen dini eğitimler gelecek yıllarda eğitim alacağı okullarda giderek artacak ve bütün görüşlerin arasında kendisine ait ideal bir görüş çıkarmasına yardımcı olacaktır. Dini yönünü hümanist bir bakış açısıyla harmanlayan More, kendisini insanlara en iyi hizmet edecek şekilde geliştirecek ve gelecekte idealleri ve inancı uğruna gözünü bile kırpmadan ölüme gidebilecek bir hale gelecektir.
Egosunu acı ile dizginlemeye çalışan ve mükemmeliyetçi olan More, az da olsa mazoşist ve narsistik eğilimli kabul edilebilir. Kitabında genel olarak Platon'un Republic eserinden izlere rastlamak mümkün, bunu özel mülkiyet'in yasak olması ve köleliğin gerekliliği gibi temel konularda aynı fikirde olmaları dolayısıyla kabul edebiliriz. Bununla birlikte ekonomi ve kölelik temelli sosyalist bir düzen ile oluşturduğu ideal ülkesinde paranın ve ekonominin olmadığı komünal yaşama düzeni hakimdir. Kölelerin sırtında kurulan ego ve ben merkeziyetçiliğin özel mülkiyet ve para gibi kavramların yasak olması ile yok edilmeye çalışıldığı bu devlette huzur korku ile sağlanmaktadır. More, monarşi ile yönettiği ülkesinde; köleliği ve ölüm cezasını desteklenmesi, korku ile yönetilmesi, aile bağları ve kültürün zayıf olması ve ayrıca sert bir ceza sistemi ile yönetilmesi kafaları karıştırmaktadır. Yazar kitabında paraya tapılmasını net bir biçimde eleştirmekte ve hemen hemen bütün sorunları bu olguya bağlamaktadır. Kendi hayatında deneyimlediği olaylar neticesinde eserinde, adaletin var olabilmesi için yönetici ve yargıçların rüşvet, haz ve yancılık peşinde koşmaması gerektiğinin altını çizmektedir. Savaşı sert bir dille eleştiren ve durdurmanın tek yolunun en büyük askeri gücü elinde bulundurmak olduğunu savunan More, ülke çıkarları doğrultusunda diğer ülke ve milletlerin kullanılması gerektiğini desteklemektedir. Son olarak din ve devlet işlerinin ayrılığı görüşünü kabul edip dinde korkunun gerekli olduğunu ısrarla belirtir.
Kitabın en can alıcı noktasına yani yazılış amacına ve öğretisine gelecek olursak, kitabın başından itibaren Utopia'lıları çok zeki ve mantıklı olarak kabul ettiren yazar aynı zamanda inanışlarını Hristiyanlığa yakın ama adı olmayan bir din olarak göstererek ilk mesajını vermektedir. More, okuyucuların direkt olarak bilinç altını hedefleyerek ve düşünceyi güçlendirme tekniklerini kullanarak kitabın sonunda belirttiği gibi hemen hemen bütün Utopia'lıların Hristiyanlığı kabul ettiğini söyleyerek propagandasını dikte etmektedir. Sonuç olarak eleştirilme ihtimalini ön gören yazar kitabın son sayfasında kendi fikirlerinin bir kısmının kabul edilemez olduğunu fakat genel olarak gerekli olduğunu söyleyerek bitirir. Ayrıca gözlerden kaçmaması gereken ve dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı da yazarın sahip olduğu dinin mutlak din olduğuna dair şüphelerinin olmasıdır. (Bunu, din adamlarının ettiği dua'dan anlayabiliriz.)
Bütün bunlar düşünüldüğünde yazarın dehasına hayran kalmamak mümkün değil. Yaptığı ve yapmaya çalıştığı bir çok şey, kitabının yayınlanmaya başlaması ile birlikte etkisini göstererek yaygınlık kazanmış ve yazarın nihai amacının gerçekleşmesini sağlamıştır. Yazar hakkındaki izlenimlerimin devamını, başka eserleri analiz etme fırsatı bulduğumda paylaşmaya çalışacağım.
.jpg)
Anımsatmak amacıyla kısaca yazarın hayatından bahsedecek olursak: Thomas More hukukçu bir babanın oğlu olması dolayısıyla iyi bir eğitim alarak rahat bir çocukluk geçirir. Babası tarafından henüz çocukluk dönemlerinde verilen dini eğitimler gelecek yıllarda eğitim alacağı okullarda giderek artacak ve bütün görüşlerin arasında kendisine ait ideal bir görüş çıkarmasına yardımcı olacaktır. Dini yönünü hümanist bir bakış açısıyla harmanlayan More, kendisini insanlara en iyi hizmet edecek şekilde geliştirecek ve gelecekte idealleri ve inancı uğruna gözünü bile kırpmadan ölüme gidebilecek bir hale gelecektir.Egosunu acı ile dizginlemeye çalışan ve mükemmeliyetçi olan More, az da olsa mazoşist ve narsistik eğilimli kabul edilebilir. Kitabında genel olarak Platon'un Republic eserinden izlere rastlamak mümkün, bunu özel mülkiyet'in yasak olması ve köleliğin gerekliliği gibi temel konularda aynı fikirde olmaları dolayısıyla kabul edebiliriz. Bununla birlikte ekonomi ve kölelik temelli sosyalist bir düzen ile oluşturduğu ideal ülkesinde paranın ve ekonominin olmadığı komünal yaşama düzeni hakimdir. Kölelerin sırtında kurulan ego ve ben merkeziyetçiliğin özel mülkiyet ve para gibi kavramların yasak olması ile yok edilmeye çalışıldığı bu devlette huzur korku ile sağlanmaktadır. More, monarşi ile yönettiği ülkesinde; köleliği ve ölüm cezasını desteklenmesi, korku ile yönetilmesi, aile bağları ve kültürün zayıf olması ve ayrıca sert bir ceza sistemi ile yönetilmesi kafaları karıştırmaktadır. Yazar kitabında paraya tapılmasını net bir biçimde eleştirmekte ve hemen hemen bütün sorunları bu olguya bağlamaktadır. Kendi hayatında deneyimlediği olaylar neticesinde eserinde, adaletin var olabilmesi için yönetici ve yargıçların rüşvet, haz ve yancılık peşinde koşmaması gerektiğinin altını çizmektedir. Savaşı sert bir dille eleştiren ve durdurmanın tek yolunun en büyük askeri gücü elinde bulundurmak olduğunu savunan More, ülke çıkarları doğrultusunda diğer ülke ve milletlerin kullanılması gerektiğini desteklemektedir. Son olarak din ve devlet işlerinin ayrılığı görüşünü kabul edip dinde korkunun gerekli olduğunu ısrarla belirtir.
Kitabın en can alıcı noktasına yani yazılış amacına ve öğretisine gelecek olursak, kitabın başından itibaren Utopia'lıları çok zeki ve mantıklı olarak kabul ettiren yazar aynı zamanda inanışlarını Hristiyanlığa yakın ama adı olmayan bir din olarak göstererek ilk mesajını vermektedir. More, okuyucuların direkt olarak bilinç altını hedefleyerek ve düşünceyi güçlendirme tekniklerini kullanarak kitabın sonunda belirttiği gibi hemen hemen bütün Utopia'lıların Hristiyanlığı kabul ettiğini söyleyerek propagandasını dikte etmektedir. Sonuç olarak eleştirilme ihtimalini ön gören yazar kitabın son sayfasında kendi fikirlerinin bir kısmının kabul edilemez olduğunu fakat genel olarak gerekli olduğunu söyleyerek bitirir. Ayrıca gözlerden kaçmaması gereken ve dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı da yazarın sahip olduğu dinin mutlak din olduğuna dair şüphelerinin olmasıdır. (Bunu, din adamlarının ettiği dua'dan anlayabiliriz.)
Bütün bunlar düşünüldüğünde yazarın dehasına hayran kalmamak mümkün değil. Yaptığı ve yapmaya çalıştığı bir çok şey, kitabının yayınlanmaya başlaması ile birlikte etkisini göstererek yaygınlık kazanmış ve yazarın nihai amacının gerçekleşmesini sağlamıştır. Yazar hakkındaki izlenimlerimin devamını, başka eserleri analiz etme fırsatı bulduğumda paylaşmaya çalışacağım.
.jpg)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








